Pîş-i nazara getirmek: Göz önünde bulundurmak.
Pûşîde: Örtülü, gizli.
R
— R —
Rahmet-i bîpâyân: Sonsuz rahmet.
Raic: Revâcda olan, sürümlü mal.
Rasas: Kurşun.
Râsiha: İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
Ratb: Rutûbetli, yaş.
Redm-i Azîm: Zülkarneyn seddinin ismi.
Reh-nümâ: Yol gösteren, rehber, kılavuz.
Remz: İşâretle ifâde etmek.
Rendeçlenme: Rendeleme.
Re's: Baş.
Revnâk: Zînet, güzellik.
Ruhban: Râhib, keşiş. Hıristiyan din adamı.
S
— S —
Saâdet-saray-ı ebediye: Ebediyetin saâdetli sarayı. (Cennet kasdediliyor)
Saâdet-saray-ı istikbâl: İstikbâlin saâdetli sarayı.
Sa'b: Güç, zor.
Sabâvet: Çocukluk.
Sâbiha: Yüzen.
Sa'd-ı Taftazanî: (M. 1322-1389) Horasan’da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir. En meşhûr eseri, “Makàsıd” adlı kelâm kitabıdır.
Sa'dî: (M. 1193-1291) Şiraz’da doğmuş büyük bir İran şâiridir Gülistan ve Dîvân’ında bol bol temsîlî hikâyeler kullanmıştır.
Sadîk-ı ahmak: Ahmak dost.
Saf-beste: Saf bağlamış, saf olmuş.
Saf-beste-i hareket: Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan.
Sahî: Cömert.
Sakf-ı merfu': Yükseltilmiş dam, tavan.
Sâyebân: Himâye eden, koruyan, gölgelik.
Saykal vurmak: Cilâ vurmak, parlatmak.
Sebe': Yemen’de eski tarihlerden beri bilinen bir medeniyet merkezidir. Ayrıca, bir Arab kavminin de adıdır.
Secde-ber-zemin-i hayret ve muhabbet: Hayret ve muhabbetle yere secde etmek.
Sehâb: Bulut.
Sehhâr: Büyüleyici, sihirbâz. Büyü gibi bir kuvvetle çeken.
Sekkâb: Delici, delen.
Sekkâkî: (M. 1160-1228) Otuz yaşından sonra ilim öğrenmeye başladı. Beyânda, sözü hüccet bir âlimdir. “Miftâhü'l-ulûm”u çok meşhûr eseridir.
Senâhan: Alkışlayan, öven.
Ser-efrâz: Başı dik, alnı açık. Haklı ve gâlib.
Serîr-i tedrîs: Ders verme makamı.
Ser-meşk: Örnek, nümûne.
Seyyid Şerîf Cürcânî: (M. 1339-1413) Meşhûr ve büyük bir İlm-i Kelâm âlimi ve filozoftur.
Sımah: Kulak.
Sihr-i Beyânî: Beyân’ın büyü gibi olan te'siri. (Hadîs-i Şerîf’e telmih var)
Sinematoğraf: Sinema.
Siyâk ve sibaka mülâyemet: Sözün, evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması.
Sofestâi: Müsbet veya menfî hiç bir hükme varmayan, dâima şübhe içinde kalmayı esâs alan felsefî bir doktrinin (Septisizm) mensûbu, septik. Âlemde hakikat nâmına hiçbir şey tanımayan ve hakikati araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safâ, şiir ve edebiyâtla eğlenen safsatacılar.
Suğrâ: (Man.) Birinci kaziye. (Küçük önerme) Hadd-i asğarın bulunduğu cümle. Hükmün mevzûu (Bkz. Hadd-i Asğar)
