İstiâre: Bir şeyi ödünç almak. Edb: Benzerlik alâkası ve karîne-i mânâ dolayısıyla bir kelimeyi hakîki mânâsının dışında bir mânâda kullanmaya “istiâre” denir.
İstibşâr: Sevinmek.
İstifsar: İzâh istemek. Sormak.
İstiftâ: Fetvâ istemek, Şerîat’a ait bir mes'ele hakkında salâhiyetli zâtlardan şer'î hükmü öğrenmek.
İstiğrak: Aşk-ı İlâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek. Maneviyattan gelen rûhî coşkunluk hâli.
İstikrâ': Etraflı bilgi. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumî bir netice çıkarmak.
İstikrâ'-i tâmm: Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıfları tesbit ede ede umumî bir netice çıkarmak. Umumî bir araştırma.
İstilhak: Kendine almak, kendine katmak.
İstînâs-ı efkâr: Fikirlerin ürkekliğinin kalkması, alışması, dost olması.
İstirak-ı sem': Haber çalmak, kulak hırsızlığı. Burada mecâzîdir. Âyete telmih vardır.
İstis'âb: Güç saymak, zor addetmek.
İstişmam: Koklamak. Hassas olmak. Anlayışlı olmak.
İstitrad: Bir söz ve yazıda esâs maksadla tebeî ve dolayısıyla alâkası bulunan başka bir bahis nakletmek.
İstitradî: Asıl mevzûdan olmayıp, münâsebet gelmişken mevzû arasında söylenen söz.
İstizhar etmek: Yardım taleb etmek.
İşkâl: Müşkül bırakma. (Bkz. Müşkülât).
İşrâk: Parlatma, ışıklandırma. Mc. Kalbe mânâların doğması.
İştibâh: Kolay kolay farkedilmeyecek derecede benzerlik.
İştibâk: Şebekelenmek, karşılıklı birbirine geçmek, örgülenmek.
İştirâk: Bir lafzın muhtelif mânâlar arasında müşterek olması. Meselâ: İnsan kelimesinin bütün insan ferdleri arasındaki müşterekliği gibi. Veya bir kelimenin birkaç mânâ arasında müşterek olması. Meselâ: “Ayn” kelimesi hem göz, hem pınar, hem altun, hem maddeye delâleti gibi. Buna “lafz-ı müşterek” de denir.
İtâb: Tekdir etmek, azarlamak.
İ'tizâl: Mu'tezile mezhebine girmek.
İttihâd: Bkz. Ulûhiyet-i Sâriye.
İttisak: Nizâmlı ve intizamlı diziliş.
İttisal: Bkz: Ulûhiyet-i sâriye.
İttizah-ı delil: Delilin açık, vâzıh ve âşikâr olması.
İzdiyâd etmek: Ziyâdeleştirmek, fazlalaştırmak, çoğaltmak.
K
— K —
Kâ'b: (Ölm: H. 32) Yahudî âlimlerinden olup İsrailiyâtı İslâmiyet’e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebû Bekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisâî gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivâyetlerde bulunmuşlardır.
Kafiye-perestlik: Kafiye için, sâfiyeyi fedâ edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânâyı arka plâna atmak.
Kal u kìl: “Dedi, denildi” şeklindeki nakiller.
Kalak: Zahmet, meşakkat, gönül darlığı.
Kalb: Sahte para.
Kàmet-i Nâmiye: Gelişme ve büyüme kàbiliyetinde olan endâm, boy.
Kâmine: Saklı, gizli, pusuda duran, belirsiz.
Kar'ul-asâ: Doktorun, hastanın bedenine vurup muayene etmesi. Mc: Hatâyı hatırlatmak için işâret vermek ve îkaz etmek.
Karafî: (Şihabüddin Ahmed El-Karafî) Mâlikî Mezhebi’nin büyük âlimle
