ile toprağa benzeyen evhâm ve hayâlâtı, hakàik-ı İslâmiye’nin omuzu üzerinden hafifleştirmiştir. Bu hâl gösteriyor ki; nücûm-u semâ-yı hidayet olan o hakàik, tamamen inkişaf ve tele'lü' ve lem'a-nisâr olacaktır.
عَلٰى رَغْمِ اُنُوفِ الْاَعْدَاءِ
Eğer istersen istikbâl içine gir, bak! Hakikatlerin meydânında hikmetin taht-ı nezâret ve murâkabesinde, teslîs içinde tevhidi arayanlar, safsata ederek asıl tevhid-i mahz ve i'tikàd-ı kâmil ve akl-ı selîm kabûl ettiği akîde-i hak ile mücehhez ve seyf-i bürhân ile mütekallid olanlarla mübâreze ve muhârebe ederse; nasıl birden mağlûb ve münhezim oluyor...
Kur'ân’ın üslûb-u hakîmânesine yemîn ederim ki: Nasâra’yı ve emsâlini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhânı tard ve ruhbanı taklid etmektir. Hem de İslâmiyet’i dâima tecellî ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakàikı inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyet’in hakikat üzerinde olan teessüs ve bürhân ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtirine mutâbakat ve muhâkâtıdır. Acaba görülmüyor; âyâtın ekser fevâtih ve havâtiminde nev'-i beşeri vicdâna havâle ve aklın istişâresine hamlettiriyor, diyor:
﴾ اَفَلاَ يَنْظُرُونَ ﴿ ve ﴾ فَانْظُرُوا ﴿ ve ﴾ اَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ﴿ ve ﴾ اَفَلاَ تَتَذَكَّرُونَ ﴿ ve ﴾ تَفَكَّرُوا ﴿ ve ﴾ مَا يَشْعُرُونَ ﴿ ve ﴾ يَعْقِلُونَ ﴿ ve ﴾ مَا يَعْقِلُونَ ﴿ ve ﴾ يَعْلَمُونَ ﴿ ve ﴾ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِى الْاَلْبَابِ ﴿
Ben dahi derim: ﴾ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِى الْاَلْبَابِ ﴿
#### Hâtime
Hâtime
﴾ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِى الْاَلْبَابِ ﴿ Zâhirden ubûr ediniz! Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esahh ve lâzım...
