üstündedir. كُلُّ الصَّيْدِ فِي جَوْفِ الْفَرَا mes'elesine mâsadaktır. Bu latîf bir cevaptır. Mizâh da olsa, haktır. Zîra, mizâh etse de yalnız hak söyler. Farazâ sâil, keyfiyet-i hilkatten suâl etmişse; fenn-i beyânda olan تَلَقَّى السَّامِعُ بِغَيْرِ الْمُتَرَقَّبِ kaidesinin üslûb-u hakîmânesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa hasta olan sâil iştihâ-i kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir.
﴾ يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِ قُلْ هِىَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ ﴿ bu hakikate bir berâatu'l-istihlâldir.
Üçüncü mahmil: Sevr ve hût, arzın mahrek-i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar, eğer çendan farazî ve mevhûmedirler. Asıl ecrâmı nazm ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cârî ve lafzan ve ıstılahen câzibe-i umumiye ile müsemmâ olan âdâtullâhın kanunu, o burçlarda temerküz ve tahassül ettiğinden “Arz burçlar üstündedir.” olan tâbir-i hakîmâne câizdir. Bu mahmil, hikmet-i cedîde nokta-i nazarındadır. Zîra, hikmet-i atîka, burçları semâda; hikmet-i cedîde ise, medâr-ı arzda farzetmişlerdir. Bu te'vil, yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.
Hem de mervîdir: Suâl taaddüd etmiş. Bir kere “Hût üstündedir.” Demek bir aydan sonra “Sevr üstündedir.” denilmiştir. Yani, fezâ-yı gayr-ı mahdûdenin her tarafında münteşir olan mezbûr kanunun huyût ve eşi'alarının nokta-i mihrâkiyesi olan hût burcunda temerküz ettiğinden, küre-i arz delv burcundan koşup, hûttaki tedellî eden kanunu tutup, şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı veyâhut kuş gibi kondu. Sonra tayyar olan yer, yuvasını burc-u sevr üstünde yapmış demektir.
Bunu bildikten sonra, insafla dikkat et!.. Beşinci Mukaddime’nin sırrıyla, ehl-i hayâlin ihtirâ'-gerdesi olan kıssa-i acîbe-i meşhûrede, acaba hikmet-i ezeliyeye isnâd-ı abesiyet ve san'at-ı İlâhiye’de isbât-ı isrâf ve bürhân-ı Sâni' olan nizâm-ı bedî'i ihlâl etmekten başka, ne ile te'vil olunacaktır? Nefrîn, hezârân nefrîn, cehlin yüzüne!..
