İŞÂRET:
Nizâm-ı hilkat-i âlem denilen, şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye; mevlevî gibi cezbe tutan meczûb ve misâfir olan küre-i arza, güneşe iktidâ eden saf-beste yıldızların safında durup itâat etmesini farz ve vâcib kılmıştır. Zîra zemin, zevciyle ile beraber ﴾ اَتَيْنَا طَٓائِعِينَ ﴿ demişlerdir. Tâat ise, cemâat ile daha efdal ve daha ahsendir.
Elhâsıl: Sâni'-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin –ey ehl-i hayâl!..– teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır; akıllarınızı kâinâta mühendis etmemiştir.
TENBİH:
Za'f-ı akîdeye veyâhut sofestâi mezhebine olan meyle veyâhut daha almamış, yeni müşteri olmasına işâret eden umûrun biri de: “Bu hakikat, dine münâfîdir.” olan kelime-i hamkâdır. Zîra, bürhân-ı kat'î ile sâbit olan bir şeyi, hak ve hakikat olan dine muhâlif olduğuna ihtimal veren ve münâfâtından havfeden adam, hàlî değil; yâ dimağında bir sofestâi gizlenmiş, karıştırıyor veyâhut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor veyâhut yeniden dine müşteri olmuş, tenkid ile almak istiyor...
