esâslar ise, evlâd-ı beşerin sinn-i tekemmül ve kühûlette olan üstadı ve Medrese-i Cezîretü'l-Arab’da menba'-ı ulûm-u àliye ve muallimi olan Zât-ı Muhammed’de daha ekmel ve daha azhar bulunur.
Demek oluyor ki: İstikrâ'-i tâmm ile, hususan nev'-i vâhidde, lâsiyyemâ, intizam-ı muttarid üzerine müesses olan kıyâs-ı hafînin iânesiyle ve kıyâs-ı evlevînin te'yidiyle, nübüvvet-i Muhammed’i netice vermekle beraber; tenkîhü'l-menât denilen, hususiyattan tecrid nokta-i nazardan cemî' enbiyâ, lisân-ı mu'cizâtlarıyla, vücûd-u Sâni'in bir bürhân-ı bâhiresi olan Muhammed’in sıdkına şehâdet ederler.
İ'TİZAR:
Kısa cümlelerle söylemiyorum; muğlakça oluyor. Zîra şu hakàik, her tarafa derin köklerini attıklarından, mes'ele uzunlaşıyor. Sûret-i mes'eleyi bozmak ve parça parça etmek ve hakikati incitmek istemiyorum. Hem de hakikatin etrafına bir dâireyi çekmek istiyorum; tâ, hakikat mahsur kalıp, kaçmasın. Ben tutmazsam başkası tutsun. Beni mâzûr tutsanız, febihâ... Ve illâ, hürriyet var, tahakküm yoktur. Keyfinize...
