Hem de insan, teveccüh ve kasdettiği şeyde, güyâ fenâ filmaksad oluyor. İşte şu noktaya binâen, hasîs bir emir veya pek cüz'î bir şey, büyük bir adama isnâd olunmaz. Zîra, tenezzül etmez ve himmetini o küçük şeye sığıştıramaz. Himmeti ağır, o şey gayet hafif olduğundan, güyâ muvâzenet bozulur.
Hem de insan, hangi şeye temâşâ ederse, elbette mekàyisini ve esâslarını kendi nefsinde arayacaktır. Eğer bulmazsa, etrafında ve ebnâ-yı cinsinde arayacaktır. Hattâ hiçbir cihetten mümkinâta benzemeyen Vâcibü'l-Vücûd’u tefekkür etse; yine kuvve-i vâhimesi, şu vehm-i seyyii düstur ve dûrbîn yapmak istiyor. Hâlbuki, Sâni'-i Zülcelâl, şu nokta-i nazarda temâşâ edilmez. Kudretine inhisar yoktur. Ziyâ-yı şems gibi, kudret ve ilim ve irâdesi şâmile ve âmmedir, münhasır olmaz, muvâzeneye gelmez. En büyük şeye taalluk ettiği gibi, en küçük ve en hasîs şeye dahi taalluk eder. Mikyâs-ı azameti ve mîzan-ı kemâli, mecmû-u âsârıdır. Herbir cüz'ü, mikyâs olamaz.
İşte Vâcibü'l-Vücûd’u mümkinâta kıyâs etmek, kıyâs-ı maa'l-fârıktır. Mezbûr vehm-i bâtıl ile muhâkeme etmek, hatâ-yı mahzdır.
İşte şu hatâ-i bîedebâne ve şu vehm-i bâtılın netice-i seyyiesidir ki; Tabîiyyûn, esbâbı müessir-i hakîki olduklarına.. ve Mu'tezile, hayvanları ef'âl-i ihtiyariyelerine hàlık olduklarına.. ve Hükemâ, cüz'iyâtta ilm-i İlâhî’nin nefyine.. ve Mecûsîler, halk-ı şer başkasının eseri olduğuna i'tikàd ettiler. Güyâ, onlarca Sâni' o kadar azametiyle beraber, nasıl şöyle umûr-u hasîseye ve cüz'iyeye tenezzül edip iştigâl etsin! Yûf!.. onların akıllarına ki, şöyle bir vehm-i bâtılın hükmüne esir oldular.
Ey birader!.. Şu vehim, i'tikàd tarîkiyle olmazsa da, vesvese cihetiyle bazen mü'minlere musallat oluyor.
İŞÂRET:
Eğer desen: “Delil-i ihtirâî i'tâ-i vücûddur. İ'tâ-i vücûd ise, i'dâm-ı mevcûdun refîkidir. Hâlbuki, adem-i sırftan vücûdu ve vücûd-u mahzdan adem-i sırfı, aklımız tasavvur edemiyor?”
Cevaben derim: Yâhû!.. Sizin bu istis'âbınız ve şu mes'elenin tasavvurundaki istiğrabınız, bir kıyâs-ı hàdi'in netice-i vahîmesidir.
