Mutlak’ın Rahmân ve Rahîm ismine kasem ederim: Nev'-i beşer, şer ve kubh ve bâtılı, zahmetsiz, yani (biselâmeti'l-emir) ile hazmedemeyecektir. Hem de Hikmet-i İlâhiye müsâade etmeyecektir.
Evet, hukuk-u umumiye-i kâinâta cinayet eden, affolunmaz, râh-ı adem verilmez. Evet, binler sene şerrin galebesi, yalnız bu dünyada en ekall bin sene mağlûbiyet-i mutlaka ile netice verecektir. Âlem-i uhrâda hayır, şerri i'dâm-ı ebedî ile mahkûm edecektir. Yoksa âlemin muntazama ve mükemmele ve evâmir-i İlâhiye’ye mutîa olan sâir envâ' ve ecnâs; bu perîşan ve şekàvetçi olan nev'-i beşeri kendileri içinde kabûl etmeyerek, hukuk-u vücûddan iskàt ve zulmethâne-i ademe nefy ve vazife-i hilkatten tardetmek, iktiza ve arz-ı hâl edeceklerdir. Bu ise, bütün isti'dâdât-ı beşeriyeyi ve âlemde saltanat sürmek ve âhirette saâdet-i ebediyeye mazhar olmak için mücehhez edilen kàbiliyâtı ve müyûlâtı abes ve beyhûde olmaklığı istilzam eder. Abes ise, istikrâ'-i tâmme münâkız olduğu gibi, Sâni'-i Hakîm’in hikmetine dahi muârız ve Nebi-yi Sâdık’ın hükmüne de muhâliftir.
Evet, istikbâl bu da'vâların bir kısmını tasfiye edecektir. Fakat tamam tasfiyesi ise âhirette görülecektir. Şöyle: Eşhâstan kat'-ı nazar, nev'î ve umumî hüsn ve hakkın meydân-ı galebesi istikbâldir. Biz ölsek, milletimiz bâkîdir. Kırk sene ile râzı değiliz; en ekall bin sene galebeyi isteriz. Lâkin hem şahsî, hem umumî, hem cüz'î, hem küllî olan hüsn, hak ve hayır ve kemâlin meydân-ı galebesi ve mahkeme-i kübrâsı ve beşeri, sâir ihvânı olan kâinât-ı muntazama gibi tanzim ve isti'dâdıyla mütenâsib tecziye ve mükâfât veren, yalnız dâr-ı âhirettir. Zîra, onda hak ve adâlet-i mahzâ tecellî edecektir.
Evet, bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemic olan isti'dâdât-ı gayr-ı mahdûda ve ebed için mahlûk olan müyûlât ve arzularının sünbüllenmesine müsâid değildir. Beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir. İnsanın cevheri büyüktür, mâhiyeti àliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sâir kâinâta benzemez; intizamsız olamaz.
Evet, ebede namzed olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fenâ-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğûş-u nâzendârânesini açıp bekliyorlar.
