Vaktâ ki, mâzi derelerinde hükümfermâ olan garaz ve husûmet ve meylü't-tefevvuku tevlîd eden, hissiyat ve müyûlât ve kuvvet idi; o zamanın ehlini irşad için iknâiyât-ı hitâbiye kâfî idi. Zîra hissiyatı okşayan ve müyûlâta te'sir ettiren, müddeâyı, müzeyyene ve şa'şaalandırmak veyâhut hâile veya kuvve-i belâğatla hayâle me'nûs kılmak, bürhânın yerini tutar idi. Fakat bizi onlara kıyâs etmek, hareket-i ric'iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir. Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz; tasvir-i müddeâ ile aldanmayız.
Vaktâ ki, hâl sahrâsında istikbâl dağlarına dâima yağmur veren hakàik-ı hikmetin mâden-i tebahhurâtı; efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi intac eyleyen berâhin-i kàtıadan başka isbât-ı müddeâ bir şeyle olmaz...Biz ehl-i hâliz. Namzed-i istikbâliz. Tasvir ve tezyîn-i müddeâ, zihnimizi işbâ' etmiyor. Bürhân isteriz.
Biraz da iki sultan hükmünde olan mâzi ve istikbâlin hasenât ve seyyiâtlarını zikredelim.
Mâzi ülkesinde ekseriyetle hükümfermâ; kuvvet ve hevâ ve tabiat ve müyûlât ve hissiyat olduğundan, seyyiâtından biri, herbir emirde –velev filcümle olsun– istibdâd ve tahakküm var idi.
Hem de meslek-i gayra husûmete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyâde ihtimam olunur idi.
Hem de bir şahsa husûmetin, başkasının muhabbeti sûretinde tezâhürü idi.
Hem de keşf-i hakikate mâni olan iltizam ve taassub ve tarafdârlığın müdâhaleleri idi.
Hâsıl-ı kelâm; müyûlât muhtelife olduklarından, tarafdârlık hissi herşeye parmak vurmak ile ihtilâfâtla ihtilâl çıkarıldığından, hakikat ise kaçıp gizlenirdi.
Hem de istibdâd-ı hissiyatın seyyielerindendir ki; mesâlik ve mezâhibi ikame edecek, gâliben taassub veya tadlîl-i gayr veya
