elini tutmakla teânuk ve tecâvüb ettiklerinden o derecede iştibâk hâsıl olur ki; bir fende te'lif olunan bir kitapta o fennin mesâili, o kitabın muhteviyâtına nisbeti ancak zekâtı çıkabilir. Bu sırdan gaflet iledir ki; bir şerîat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir mes'eleyi gören bir zâhir-perest veya muğâlatacı bir adam der ki: “Şerîat ve tefsir böyle der.” Eğer dost olsa diyecek: “Bunu kabûl etmeyen Müslüman değildir.” Şâyet düşman olsa, o bahâne ile der: “Şerîat veya tefsir –hâşâ– yanlış.”
Ey ifrat ve tefrit sâhibleri!.. Tefsir ve şerîat başkadır, tefsir ve şerîatta te'lif olunan kitab yine başkadır. Zîra kitab daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin: Hayse-beyseden kurtulacaksın. Dikkat et; nasıl ki, bir evin levâzım-ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz, belki herbir hâcette o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de; saâdet-saray-ı kemâlâtta o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki; birinin saati kırılsa, terziye “Saatimi dik.” dese; “Yûhâ!..”dan başka cevab var mıdır?..
İŞÂRET:
Bu mukaddimenin üssü'l-esâsı budur ki: Sâni'-i Zülcelâl’in hilkat-i âlemde cârî ve taksimü'l-a'mâl kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkîde mündemic olan rızâ ve işâretinin imtisali farz iken, itâat tamam edilmemiştir.
Şöyle: Kaide-i taksimü'l-a'mâli muktazî olan Hikmet-i İlâhiye’nin dest-i inâyetiyle beşerin mâhiyetinde ekmiş olduğu isti'dâdât ve müyûlâtla, şerîat-ı hilkatin farzü'l-kifâyesi hükmünde olan fünûn ve sanâyiin edâsına bir emr-i manevî vermişken; sû-i istimâlimiz ile o isti'dâddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki, bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riyâ olan meylü't-tefevvuk ile zâyi' edip söndürdük. Elbette isyan eden, Cehenneme müstehak olur. Biz de, bu hilkat denilen şerîat-ı fıtriyenin evâmirine imtisal edemediğimizden, Cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azâptan bizi kurtaracak, taksimü'l-a'mâl kanunuyla amel etmektir. Zîra seleflerimiz, taksimü'l-a'mâlin ameli ile cinân-ı ulûma dâhil olmuşlardır.
