İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 144 / 188
144

Hem de, medenîlerin ma'lûmu, bedevîlere mechûl olabilir.

Hem de, mâziyi müstakbele kıyâs etmek, bir kıyâs-ı hàdi'-i müsebbıttır.

Hem de, ehl-i veber ve bâdiyenin besâteti ise, ehl-i meder ve medeniyetin hile ve desâisine mütehammil değildir. Evet, neam... Hile, medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir.

Hem de, pek çok ulûm, âdât ve ahvâl ve vukûâtın telkinâtıyla teşekkül edebilir.

Hem de, beşerin nur-u nazarı, müstakbele nüfûz edemez; müstakbele mahsûs olan şeyleri göremez.

Hem de, beşerin kanunu için, bir ömr-ü tabîi vardır; nefs-i beşer gibi o da inkıtâ' eder.

Hem de, muhît, zaman ve mekânın, nüfûsun ahvâlinde büyük bir te'siri vardır.

Hem de, eskide hàrikulâde olan şeyler, şimdi âdi sırasına geçebilir; zîra, mebâdî tekemmül etmişler.

Hem de, zekâ eğer çendan hàrika olsa da, bir fennin tekmîline kâfî değildir; nasıl çok fenlerde kifâyet edecektir?

İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşâvere et. Sonra da müfettişlik sıfatıyla, nefsini tecrid et. Hayâlât-ı muhîtiye ve evhâm-ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol. Bahr-i bîkeran olan zamanın, şu asrın sâhilinden içine gir; tâ, asr-ı saâdet olan adaya çık. İşte herşeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecellî edecek şudur ki:

Vahîd, nâsırı yok, saltanatı mefkûd, tek bir şahıs.. umum âleme karşı mübâreze eder. Ve küre-i zeminden daha büyük bir hakikati omuzuna almış ve bütün nev'-i beşerin saâdetine tekeffül eden bir şerîatı ki; o şerîat, fünûn-u hakîkiye ve ulûm-u İlâhiye’nin zübdesi olarak, isti'dâd-ı beşerin nümûvvü derecesinde tevessü' edip, iki âlemde semere vererek; ahvâl-i beşeri güyâ bir meclis-i vâhid, bir zaman-ı vâhidin ehli gibi tanzim eden, öyle bir adâleti te'sis eder.

Eğer o şerîatın nevâmisinden suâl edersen ki: “Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz?”

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.