Meâl-i Şerîfi: “Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şübhe yok ki, Allah muhsinlerle – Allah’ı görür gibi ibâdet eden mücâhidlerle – beraberdir.”
Demek ki, îmân ve Kur'ân uğrunda, candan ve cihandan geçen mücâhidlere, büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini va'd buyuruyor. Hâşâ, Cenâb-ı Hak va'dinde hulfetmez; yeter ki bu azîm va'd-i İlâhîyi icâb ettirecek şartlar tahakkuk etsin.
Bu âyet-i kerîme, Üstad’ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor.. ve o nurun billûr ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zîra, mâdemki bir insan Cenâb-ı Hakk’ın hıfz ve himâyesinde bulunmak ni'metine mazhar olmuştur; artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesâire gibi şeyler bahis mevzûu olamaz.
Allahın nuru ile nurlanan bir gönlün semâsını hangi bulutlar kaplayabilir?! Her ân huzur-u İlâhîde bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun rûhunu, hangi fânî emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve tesellî edebilir?!
Allah’tır onun yâri, mürebbîsi, velîsi,
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi!
Yükselmededir mârifet iklimine her ân,
Bambaşka ufuklar açıyor rûhuna Kur'ân...
Kur'ân ona yâdettiriyor “Bezm-i Elest”i,
Âşık, o tecellînin ezelden beri mesti...
İşte Bediüzzaman böyle hàrikalar hàrikası bir inâyete mazhar olan mübârek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki, zindânlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İ'dâm sehpaları, birer vâiz ve irşad kürsüsüdür; oradan insanlığa ulvî bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metânet ve celâdet dersleri verir. Hapishâneler birer Medrese-i Yûsufiye’ye inkılâb eder; oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zîra oradakiler, onun feyiz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın îmânını kurtarmak ve cânîleri melek gibi bir insan hâline getirmek onun için dünyalara değişilmez bir saâdettir.
Böyle bir yüksek îmân ve ihlâs şuûruna mâlik olan insan, hiç şübhesiz ki, zaman ve mekân mefhûmlarının fânîler üzerinde bıraktığı yaldızlı te'sirleri, kesif madde âleminde bırakarak; rûhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir hâldedir.
