mevcûdâtı ağlar ve me'yûs sûretinde görür. Gayet sürûrlu ve neş'eli, müjdeli ve kemâl-i neş'esinden gülen bir adam, kâinâtı, neş'eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddi bir sûrette ibâdet ve tesbih eden adam, mevcûdâtın hakikaten mevcûd ve muhakkak olan ibâdet ve tesbihâtlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibâdeti terk eden adam, mevcûdâtı, hakikat-i kemâlâtına tamamıyla zıt ve muhâlif ve hatâ bir sûrette tevehhüm eder ve ma'nen onların hukukuna tecâvüz eder.
Hem o târikü's-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdid eder. Hem netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı olan ibâdeti terk ettiğinden, Hikmet-i İlâhîye ve Meşîet-i Rabbâniyeye karşı bir tecâvüz hükmüne geçer, onun için cezaya çarpılır.
Elhâsıl; ibâdeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder – nefis ise Cenâb-ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür – hem kâinâtın hukuk-u kemâlâtına karşı bir tecâvüz, bir zulümdür. Evet, nasıl ki küfür, mevcûdâta karşı bir tahkîrdir; terk-i ibâdet dahi, kâinâtın kemâlâtını bir inkârdır. Hem Hikmet-i İlâhiyeye karşı bir tecâvüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstehak olur.
İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifâde etmek için, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, mu'cizâne bir sûrette o şiddetli tarz-ı ifâdeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-i belâğat olan mutâbık-ı muktezâ-yı hâle mutâbakat ediyor.
#### İkinci Sual
■ İKİNCİ SUÂL:
Tabiattan vazgeçen ve îmâna gelen zât diyor ki: Her mevcûd, her cihette, her işinde ve herşeyinde ve her şe'ninde meşîet-i İlâhiyeye ve kudret-i Rabbâniyeye tâbi olması, çok azîm bir hakikattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Hâlbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihâyet derecede mebzûliyet, hem hilkat ve icâd-ı eşyadaki hadsiz sühûlet, hem sâbık bürhânlarınızla tahakkuk eden, Vahdet yolundaki icâd-ı eşyada nihâyet derecede kolaylık ve sühûlet, hem nass-ı Kur'ân ile beyân edilen,
﴿ مَا خَلْقُكــُمْ وَلاَ بَعْثُكُـمْ اِلَّا كــَنَفْسٍ وَاحِـدَةٍ ﴾
﴿ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَـةِ اِلَّا كــَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ﴾
gibi âyetlerin sarâhaten gösterdikleri nihâyet derecede kolaylık, o hakikat-i azîmenin, en makbûl ve en ma'kul bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?
