İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet-i îmâniyeye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onikinci ve onüçüncü mertebelerinde:
لَٓااِلٰهَاِلَّااللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَقِيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا وَيَقِينَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ مَعَ تَخَالُفِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ
وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ النُّورَانِيَّةِ بِكَشْفِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ
denilmiş.
14-15. Mertebeler: Âlem-i Gayb
#### Vahiylerin Hakikati {13}
Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, mâdem bu cismânî âlem-i şehâdette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnû'larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü nihâyetsiz ni'metleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve mehâretli hesabsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hâl diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedâhe anlaşılıyor. Elbette ve her hâlde, fiilen ve hâlen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde Onu, Onun tezâhüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
Gayet kuvvetli bir tezâhüratla, vahiylerin hakikati, âlem-i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinâtın ve mahlûkatın şehâdetlerinden çok kuvvetli bir şehâdet-i vücûd ve tevhid, Allâmü'l-Guyûb’tan vahiy ve ilhâm hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücûd ve vahdetini, yalnız masnû'larının şehâdetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde, ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının mânâsı Onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, Onu sıfatıyla bildiriyor.
Evet, yüzbin peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevâtürleriyle ve ihbarâtlarının vahy-i İlâhîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev'-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedâsı ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhûd olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin delâil ve mu'cizâtlarıyla, hakikat-i vahyin tahakkuku ve sübûtu, bedâhet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikati beş hakikat-i kudsiyeyi ifâde ve ifâza ediyor diye anladı:
