bir Alîm-i Külli Şey’in ve bir Kadîr-i Külli Şey’in ve bir Musannif’in, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münâsebetini bilen, riâyet eden bir Nakkàş-ı Zülcelâl’in ve bir Kâtib-i Zülkemâl’in vücûdunu ve mevcûdiyetini bilbedâhe ifâde ettikleri gibi, bütün erkân ve envâ'ıyla ve eczâ ve cüz'iyâtıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve vâridât ve masârifâtıyla ve onlarda maslahatkârâne tebdilleriyle ve hikmet-perverâne tecdîdleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir hikmetle iş gören àlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâni'in mevcûdiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinâtın azametine münâsib iki büyük ve geniş hakikatin şehâdetleri, kâinâtın bu büyük şehâdetini isbât ediyorlar.
#### Birinci Hakikat {17}
⬛ BİRİNCİ HAKİKAT: Usûlü'd-din ve ilm-i kelâmın dâhî ulemâsının ve hükemâ-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhânlarla isbât ettikleri hudûs ve imkân hakikatleridir. Onlar demişler ki: “Mâdem âlemde ve herşeyde tağayyür ve tebeddül var, elbette fânîdir, hâdistir, kadîm olamaz. Mâdem hâdistir, elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem herşeyin zâtında vücûdu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir, elbette vâcib ve ezelî olamaz... Ve mâdem muhâl ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâd etmek mümkün olmadığı kat'î bürhânlarla isbât edilmiş, elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücûd’un mevcûdiyeti lâzımdır ki; nazîri mümteni', misli muhâl ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak.”
Evet hudûs hakikati, kâinâtı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor, diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü, gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki; herbirisinin hadsiz efrâdı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinât hükmünde olan yüzbin nev'i nebâtât ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefâttır ki; haşir ve neşirlerine medâr olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hàrikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafîz-i Zülcelâl’in himâyesi altında, hikmetine emânet eder, sonra vefât ederler. Ve bahar mevsiminde, haşr-i a'zamın yüzbin misâli ve nümûne ve delilleri hükmünde olarak o vefât eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihyâ ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsâlleri ve aynen onlara benzeyenleri icâd ve ihyâ olunuyor. Ve geçen baharın mevcûdâtı, işledikleri amellerin ve vazifelerin
