İşte dünya seyyahının kâinâttan aldığı ders-i îmânîye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onsekizinci mertebesinde böyle:
لَٓااِلٰهَاِلَّااللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْمُمْتَنِعُ نَظِيرُهُ اَلْمُمْكِنُ كُلُّ مَاسِوَاهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ الْكِتَابُ الْكَبِيرُ الْمُجَسَّمُ وَالْقُرْآنُ الْجِسْمَانِىُّ الْمُعَظَّمُ وَالْقَصْرُ الْمُزَيَّنُ الْمُنَظَّمُ وَالْبَلَدُ الْمُحْتَشَمُ الْمُنْتَظَمُ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ وَآيَاتِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَحُرُوفِهِ وَاَبْوَابِهِ وفُصُولِهِ وَصُحُفِهِ وَسُطُورِهِ وَاِتِّفَاقِ اَرْكَانِهِ وَاَنْوَاعِهِ وَاَجْزَائِهِ وَجُزْئِيَّاتِهِ وَسَكَنَتِهِ وَمُشْتَمِلاَتِهِ وَوَارِدَاتِهِ وَمَصَارِفِهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ وَالْاِمْكَانِ بِاِجْمَاعِ جَمِيعِ عُلَمَاءِ عِلْمِ الْكَلاَمِ وَبِشَهَادَةِ حَقِيقَةِ تَبْدِيلِ صُورَتِهِ وَمُشْتَمِلاَتِهِ بِالْحِكْمَةِ وَالْاِنْتِظَامِ وَتَجْدِيدِ حُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَالْمِيزَانِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّعَاوُنِ وَالتَّجَاوُبِ وَالتَّسَانُدِ وَالتَّدَاخُلِ وَالْمُوَازَنَةِ وَالْمُحَافَظَةِ فِى مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ
denilmiştir.
19. Mertebe: Esmâ-i Hüsnâ ve Sıfât-ı Kudsiye
Sonra, dünyaya gelen ve Dünyanın Yaratanı’nı arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen bir mi'râc-ı îmânî ile gâibâne mârifetten hâzırâne ve muhâtabâne bir makama terakkî eden meraklı ve müştâk yolcu adam, kendi rûhuna dedi ki: Fâtiha-ı şerîfede, başından tâ ﴾ اِيَّاكَ ﴿ kelimesine kadar gâibâne medh ü senâ ile bir huzur gelip ﴾ اِيَّاكَ ﴿ hitâbına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gâibâne aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyâde gösterir. Öyle ise şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hàlık’ımızın esmâ-i hüsnâsıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle Onu, kàbiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
