farzetsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl-i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar divânelik olduğunu sen de anlarsın...
Bak! Fermân-ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor:
﴿ فَانْظُرْ اِلٰٓى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كــَيْفَ يُحْيِى الْاَرْـضَـ بَعْـدَ مَوْتِـهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كــُلِّ شَيْءٍ قَـدِيرٌ ﴾
Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise , herşeydir.
Evet, mahşer-i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rubûbiyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.
Demek, Ona şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine, zâhirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukùl-ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
Hulfü'l-va'd ise, hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l-vaîd ise, ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür, cinayet-i mutlakadır (Hâşiye) [^12] . Affa kàbil değil... Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.
[^12]:(Hâşiye) Evet, küfür, mevcûdâtın kıymetini iskàt ve mânâsızlıkla ittiham ettiğinden, bütün kâinâta karşı bir tahkîr ve mevcûdât âyinelerinde cilve-i esmâyı inkâr olduğundan; bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcûdâtın Vahdâniyet'e olan şehâdetlerini reddettiğinden, bütün mahlûkata karşı bir tekzîb olduğundan; isti'dâd-ı insanîyi öyle ifsad eder ki, salâh ve hayrı kabûle liyâkati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azîmdir ki, umum mahlûkatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecâvüzdür. İşte şu hukukun muhâfazası ve nefs-i kâfirin, hayra kàbiliyetsizliği, küfrün adem-i affını iktiza eder. ﴾ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْـمٌ عَظِيـمٌ ﴿ şu mânâyı ifâde eder.
Şâhidler, muhbirler ise, mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl-i ittifak ile şu mes'elenin esâsında,
