أَلَا îkaz âleti olup, sefâhetlerini teşhîr ve efkâr-ı âmmeyi sefâhetlerine istişhâd etmek için zikredilmiştir. Hakikati göstermek için bir âyine ve hakikate delâlet için bir delil vazifesini gören اِنَّ lisân-ı hâliyle, “Hakikate bakınız, onların zâhirî safsatalarının aslı yoktur, aldanmayınız” diyor.
Hasrı ifâde eden هُـمْ kelimesi, nefislerine iddia ettikleri tezkiyeyi red ve mü'minlere isnâd ettikleri sefâheti def eder. Yani, bir lezzet-i fâniye için âhiretini terk eden sefîhtir. Bâki bir mülkü hevesât-ı fâniyesinin terkiyle satın alan sefîh değildir.
اَلسُّفَـهَٓاءُ deki elif ve lâm, hükmün ma'lûmiyetine ve kemâline işârettir. Yani, onların sefâheti ma'lûmdur. Ve sefâhetin son sistemi onlardadır.
﴾ وَلٰكِنْ لَا يَعْـلَمُونَ ﴿ cümlesinde üç işâret vardır:
Birincisi: Hakkı bâtıldan, îmân mesleğini nifâk mesleğinden temyiz etmek, ancak ilim ve nazar ile olur. Fakat yaptıkları fitne ve fesâdları zâhir olduğu için, ednâ bir şuûru olan farkında olur. Buna binâen, Kur'ân-ı Kerîm birinci âyeti ﴾ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿ ile zeyillendirmiştir.
İkincisi: ﴾ لَا يَعْـلَمُونَ ﴿ gibi, âyetlerin sonunda zikredilen
﴾ اَفَلَا يَعْـقِلُوـنَـ ﴾ ﴿ اَفَلَا يَتَـدَبَّرُوـنَـ ﴾ ﴿ اَفَلَا تَتَـذَكَّـرُوـنَـ ﴿ gibi cümleleriyle, İslâmiyetin akıl, hikmet ve mantık üzerine müesses olduğuna işâret etmiştir ki, İslâmiyeti herbir akl-ı selîmin kabûl etmesi, İslâmiyetin şânındandır.
Üçüncüsü: Onlardan i'râz etmek ve onlara i'timâd etmemek lâzımdır. Çünkü cehillerini bilmediklerinden, nasihatin onlara te'siri olmuyor. —oOo—
► 14-15 ◄
﴿ وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوٓا اٰمَـنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطِينِهِـمْ قَالُوٓا اِنَّا مَعَكُـمْ اِنَّـمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ❀ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِـمْ وَيَمُـدُّهُـمْ فِى طُغْيَانِهِـمْ يَعْمَهُونَ ﴾
İstihzâ ve istihfaf gibi münâfıkların dördüncü cinayetlerini beyân eden şu âyetin fesâd, ifsad, tesfih gibi sebkat eden cinayetlerine atfını iktiza eden ayn-ı münâsebetle bu âyetin meâliyle mâkablinin meâli arasında irtibat ve intizam hâsıl olmuştur.
