hikmet; insanların me'lûf ve ma'lûmları olmayan mânâları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabûl ettirmekten ibarettir. Meselâ “yed”in mânâ-yı mecâzîsi insanlara me'nûs olmadığından, mânâ-yı hakîkinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarûreti vardır.
► 2 ◄
﴾ اَلْحَـمْدُ ﴿ Evvelâ: Bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet-i münâsebet; “Rahmân” ve “Rahîm”in delâlet ettikleri ni'metlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzumundan ibarettir.
Sâniyen: Şu ﴾ اَلْحَـمْدُ لِلّٰهِ ﴿ cümlesi, herbiri niam-ı esâsiyeden birine işâret olmak üzere, Kur'ânın dört sûresinde tekerrür etmiştir. O ni'metler de, “neş'e-i ûlâ ile neş'e-i ûlâda bekà, neş'e-i uhrâ ile neş'e-i uhrâda bekà” ni'metlerinden ibarettir.
Sâlisen: Bu cümlenin Kur'ânın başlangıcı olan Fâtiha Sûresine “fâtiha” yani başlangıç yapılması neye binâendir?
C — Kâinâtın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye; ﴾ وَمَاخَلَقْتُ الْجِـنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُـدُوـنِـ ﴿ fermân-ı Celîlince, ibâdettir. Hamd ise, ibâdetin icmâlî bir sûreti ve küçük bir nüshasıdır. ﴾ اَلْحَـمْدُ لِلّٰهِ ﴿ ın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeye işârettir.
Râbian: Hamdin en meşhûr mânâsı, sıfât-ı kemâliyeyi izhâr etmektir. Şöyle ki:
Cenâb-ı Hak, insanı, kâinâta câmi' bir nüsha ve onsekiz bin âlemi hâvî şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-i Hüsnâ’dan herbirisinin tecellîgâhı olan herbir âlemden bir örnek, bir nümûne, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.
Eğer insan, maddî ve manevî herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şûbelerinden olan şükr-ü örfîyi îfâ ve şerîata imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla, o âlemden tezâhür eden isme bir mir'ât ve bir âyine olur. O vakit insan; rûhuyla, cismiyle âlem-i şehâdet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder. İşte bu cihetle insan, sıfât-ı kemâliye-i İlâhiyeye hem mazhar olur, hem muzhir olur. Nitekim Muhyiddin-i Arabî, كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى hadîs-i şerîfînin beyânında; “Mahlûkatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemâlimi göreyim” demiştir.
