► 17-20 ◄
﴿ مَثَـلُهُـمْ كــَمَثَـلِ الَّذِى اسْـتَوْقَدَ نَاراً فَلَـمَّا اَضَٓاءَـتْـ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِـمْ وَتَـرَكــَهُـمْ فِى ظُـلُمَاتٍ لَايُبْصِروُـنَـ ❀ صُـمٌّ بُكْـمٌ عُـمْىٌ فَهُـمْ لَايَرْجِـعُوـنَـ ❀ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّـمَٓاءِ فِيـهِ ظُـلُمَاتٌ وَرَعْـدٌ وَبَرْقٌ يَجْـعَلُونَ اَصَابِعَهُـمْ فِى اٰذَانِهِـمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَـذَرَالْمَوْـتِـ وَاللّٰهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ ❀ يَكَادُ الْبَـرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُـمْ كــُلَّـمَٓا اَضَٓاءَ لَهُـمْ مَشَوْا فِيـهِ وَاِذَٓا اَظْلَـمَ عَلَيْـهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓـاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْـعِهِـمْ وَاَبْصَارِهِـمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كــُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ﴾
Bu uzun âyetle hem mâkabli arasında, hem cümleleri arasında, hem cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat ve intizam ise:
Kur'ân-ı Kerîm, evvelâ münâfıkların hâllerini, sâniyen cinayetlerini sarâhaten kaydettiği gibi, muâmelelerinin kötülüğünü akla kabûl ettirdikten sonra, hayâle, vehme, hisse de gösterip onlara da kabûl ettirilmesini bu temsîlle te'min etmiştir. Evet aklî şeylerden fazla, temsîllerle hayâlî şeyleri kabûle, hayâl daha yakındır. Ve kezâ, akla muhâlif olan ve hem gayr-ı me'lûf bulunan birşeyin me'nûs bir şekilde gösterilmesiyle hayâl çabuk kabûl eder. Ve kezâ, gaib birşeyi hazır göstermekle, akıl ile his arasında mutâbakat hâsıl olur, his de kabûl eder.
Hülâsa: Münâfıkların kötülüğü şu temsîlle akla tasdik ettirildiği gibi, hayâle, vehme, hisse de kabûl ettirilmesi te'min edilmiştir. Ve eyzan, münâfıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakîki bir irtibatın bulunması şu temsîlle gösterilmiştir. Ve eyzan, münâfıkların muâmelelerini hayâlin gözü önüne şu temsîlle getirmekten maksad, lisânın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayâl bakıp, görsün ve alsın ki, bir i'tirâz kalmasın.
Sonra bu temsîlin cümlelerinin meâli, hey'et-i mecmuasıyla münâfıkların hikâyelerinin meâline muvâfık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir.
Evet, münâfıkların hikâyesi böyledir: Zâhiren îmâna gelmişlerdir. Sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüd içinde kalmışlardır. Sonra hakkı taleb etmemişlerdir. Sonra o dalâletten rücûa kàdir olmamışlardır ki, hakkı arasınlar.
