Bu cümlenin mâkabliyle vech-i nazmı; نَعْبُـدُ nun اَلْحَـمْدُ ye tefsir ve beyân olmakla ﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ ﴿ de, bir netice ve bir lâzım olmasıdır.
İhtar: اِيَّاكَ nin takdimi, ihlâsı vikàye etmek içindir; ve zamîr-i hitâb da, ibâdetin sebeb ve illetine işârettir. Çünkü; hitâba incirâr eden, geçen sıfatla muttasıf olan Zât, elbette ibâdete müstehaktır.
► 5 ◄
﴾ نَسْتَع۪ينُ : ﴿ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ de müstetir zamîr, نَعْبُـدُ nun fâili gibi, o üç cemâatten herbirine râci'dir. Yani: Bizim vücûdumuzun zerrâtı veya ehl-i tevhid cemâati veyâhut kâinât mevcûdâtı, bütün hâcât ve maksadlarımıza, bilhassa en ehemm olan ibâdetimize, Senden iâne ve tevfik istiyoruz.
اِيَّاكَ kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin;
Birincisi, hitâb ve huzurdaki lezzetin artırılmasına;
İkincisi, ayân makamının bürhân makamından daha yüksek olduğuna;
Üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimali olmadığına;
Dördüncüsü, ibâdetle istiânenin ayrı ve müstakil maksadlar olduklarına işârettir.
Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münâsebet, ücretle hizmet arasındaki münâsebettir. Zîra ibâdet, abdin Allah’a karşı bir hizmetidir. İâne de, o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddime ile maksûd arasındaki alâkadır. Çünkü iâne ve tevfik, ibâdete mukaddimedir.
اِيَّاكَ kelimesinin takdiminden doğan hasr, abdin, Cenâb-ı Hakk’a karşı yaptığı ibâdet ve hizmetle, vesâit ve esbâba olan tezellülden kurtuluşuna işârettir. Lâkin, esbâbı tamamen ihmal ve terketmek iyi değildir. Çünkü o zaman, Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve meşîetiyle kâinâtta vaz' edilen nizâma karşı bir temerrüd çıkar.
Evet, dâire-i esbâbda iken tevekkül etmek, bir nev'i tenbellik ve atâlettir.
► 6 ◄
اِهْـدِنَا Hidayeti taleb etmekle iâneyi istemek arasında ne münâsebet vardır?
Evet; biri suâl, diğeri cevab olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki:
نَسْتَع۪ينُ ile iâne taleb edilirken makam iktizasıyla “Ne istiyorsun?” diye vârid olan mukadder suâl, اِهْـدِنَا ile cevablandırılmıştır.
