o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur'ân-ı Kerîm, اَلْمُفْلِحُونَ kelimesini âmm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini takib etsin.
► 06 ◄
﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَــفَرُوا سَـوَٓاءٌ عَلَيْـهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُـمْ اَمْ لَمْ تُنْـذِرْهُـمْ لَا يُؤْمِنُونَ ﴾
Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i nazmı:
Arkadaş! Cenâb-ı Hakk’ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri celâlî, diğeri cemâlî, iki türlü tecellîsi vardır.
Celâl ile cemâlin sıfât-ı ef'âl âleminde tecellîsinden; lütûf ve kahr, hüsün ve heybet tezâhür eder.
Ef'âl âlemine tecellî edince, tahliye (تَحْلِيَـه) ile tahliye (تَخْلِيَـه) (tezyîn ve tenzîh) doğar.
Âsâr ve a'mâl âleminden âlem-i âhirete intibâ' edince; lütûf, Cennet ve nur olarak; kahr da, Cehennem ve nar olarak tecellî eder.
Sonra âlem-i zikre in'ikâs edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır.
Sonra âlem-i kelâmda tecellî edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebeb olur.
Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı, terğîb ve terhîb, tebşîr ve inzara taksim eder.
Sonra vicdâna tecellî edince, recâ ve havf husûle gelir.
Sonra irşadın iktizasındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhâfaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin; havf ile de, eğri yollara gidilmesin; ne Allah’ın rahmetinden me'yûs, ne de azâbından emin olunsun.
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur'ân-ı Kerîm; ale'd-devam, terğîbden sonra terhîb ve ebrârı medhettikten sonra füccârı zemmetmiştir.
S — Bu cümle ile ﴾ اِنَّ الْاَبْـرَارَ لَفِى نَعِيـمٍ ❀ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِى جَحِيـمٍ ﴿ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atf var, burada yoktur?
C — Atfın hüsnü, münâsebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münâsebet, her iki cümleden takib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Hâlbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur'ânın medhine incirâr eden mü'minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhîb için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur'ânın medhiyle alâkadar değildir.
