Evet, birisine nasihat yapan adam evvelâ nefsine müracaat eder, sonra arkadaşlarıyla konuşur. Sonra nasihat ettiğine döner, yaptığı müracaatların neticesini ona söyler. Buna binâen, vaktâ ki münâfıklar îmâna dâvet edildiler; onlar fesâda uğramış kalblerine, tefessüh etmiş vicdânlarına müracaatta bulundular. İnkâr cevabını aldıkları için, kalblerindeki şeyi dışarıya verdiler. Sonra ifsad arkadaşlarına müracaat ettiler. Yine inkâr cevabını alarak, gizli gizli konuşmalara başladılar. Sonra, i'tizar şeklinde nasihat edene dönerek şöyle bir safsatada bulunurlar: “Yâhû, aramızda çok fark vardır. Biz onlara kıyâs edilemeyiz. Çünkü biz zenginiz, onlar fakirdirler. Onlar mecburiyet sâikasıyla îmâna gelmişlerdir. Onların diyâneti ıztırarîdir. Biz ise ashâb-ı izzet ve servet insanlarız.”
Hülâsa, onlar gururlarının hükmüyle mürşidi insafa dâvet ettiler. Hud’a ve hileleriyle ikiyüzlü bir konuşmada bulundular. Şöyle ki: “Ey mürşid! Bizleri süfehâ zannetme. Bizler süfehâ gibi olamayız. Ancak hàlis mü'minlerin yaptıkları gibi yapıyoruz” diye mürşidi kandırmak istediler. Hâlbuki, kalblerinde, “Bu fakir ve kıymetten sukùt eden mü'minler gibi değiliz” gibi başka bir mânâyı izhâr etmişlerdir.
Hülâsa أَنُؤْمِنُ lafzında onların fesâdlarına, ifsadlarına, gururlarına ve nifâklarına gizli birer remiz vardır.
﴾ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُ ﴿: Yani, “Kâmil zannettiğiniz mü'minler, nazarımızda zelîl ve fakir bir cemâattır. Onların herbirisi bir kavmin sefîhidirler.”
O kâmil mü'minlerin tecviz ettiği kıyâsta birkaç işâret vardır:
Birincisi: Mecmaü'l-mesâkin, melce'ü'l-fukara, hakkı himâye, hakikati muhâfaza, gururu men', tekebbürü def eden, yegâne İslâmiyettir. Evet, kemâl ve şerefin mikyâsı İslâmiyettir.
İkincisi: Nifâkı intac eden, garaz, gurur, tekebbürdür.
Üçüncüsü: İslâmiyet, ehl-i dünya ve ashâb-ı merâtib ellerinde tahakküm ve teğallübe vesile olamaz. Ancak sâir dinlerin hilâfına olarak, ehl-i fakr ve hâcet elinde ihkàk-ı hak için kırılmaz elmas bir kılınçtır. Bu hakikate tarih güzel bir şâhiddir.
﴾ أَلٰٓا اِنَّـهُـمْ هُـمُ السُّفَـهَٓاءُ ﴿: Bilinmesi lâzımdır ki, Kur'ân-ı Kerîmin, nifâkın aleyhine kesretle yaptığı şiddetli tehdidler ve takbihlerin sebebi, ancak ve ancak Âlem-i İslâmın nifâk şûbelerinden gördüğü darbelerdir.
