Sîga-yı mechûl ile zikredilen قِيـلَ nasihatin, alâ sebîli’l-kifâye vâcib olduğuna işârettir.
Ve اَخْلِصُوا فِى اِيمَانِكُـمْ gibi, ihlâs lafzını ihtiva 5eden bir cümleye bedel اٰمِنُوا lafzının zikredilmesi, ihlâsı olmayan îmânın, îmândan addedilmemesine işârettir.
Ve ﴾ كَمَٓا اٰمَنَ النَّـاسُ ﴿ lafzıyla güzel bir misâl, bir nümûne, bir örnek gösterilmiştir ki, onlara ittibâ' ederek ihlâslı bir îmâna gelsinler.
نَاسْ lafzında iki nükte vardır ve o iki nükte, vicdânları emr-i mârufa icbar eden âmillerdendir.
Birincisi: نَاسْ ünvânı, herkesi cumhûr-u nâsa tâbi olmaya dâvet eder. Çünkü cumhûra muhâlefet öyle bir hatâdır ki, o hatâyı irtikâb etmek, kalbin, vicdânın şânından değildir.
İkincisi: ﴾ كَمَٓا اٰمَنَ النَّـاسُ ﴿ tâbirinden anlaşılıyor ki, îmânı olmayanın nâstan addedilmemesi lâzımdır. Ancak nâs tâbiri mü'minlere mahsûstur. Bu da, ya îmânın hâsiyetiyle insaniyetin hakikati mü'minlere münhasırdır; veya îmânsız olanlar, insaniyetin mertebesinden sukùt etmişlerdir.
﴾ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُ ﴿ Yani, “Bizler nasihatleri kabûl etmiyoruz. Şu miskinlerin cemâatine nasıl gireceğiz? Bizim gibi ashâb-ı câh ve mertebe, onlara kıyâs edilemez.”
قَالُوا nefislerini tezkiye, mesleklerini tervîc, nasihatten istiğnâ, mağrûrâne da'vâ şeklinde müdafaa etmelerine işârettir.
İnkârî bir istifhâmı ifâde eden أَنُؤْمِنُ kelimesi, onların cehâlette gösterdikleri temerrüd ve inâda işârettir. Sanki onlar istifhâm ile nasihat edene soruyorlar ki: “Mesleğimizi terk etmemize senin vicdânın râzı olup insafın kabûl eder mi?”
S - Onlar o sözlerinde kimleri muhâtab etmişlerdir?
C - Evvelâ nefislerine, sâniyen ebnâ-yı cinslerine, sâlisen nasihat edenlere tevcîh-i hitâb etmişlerdir.
