zarfında ta'yin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir dâvettir. Bu dâvetin şe'nindendir ki, her kalb, kemâl-i şevk ve iştiyakla icâbet etsin ve mi'râcvâri olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.
Namaz; kalblerde azamet-i İlâhiyeyi tesbit ve idâme ve akılları ona tevcîh ettirmekle adâlet-i İlâhiyenin kanununa itâat ve nizâm-ı Rabbânîye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zâten insan, medenî olduğu cihetle, şahsî ve ictimâî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlâhîye muhtaçtır. O vesileye mürâat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyâhut kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer.
﴾ وَمِمَّا رَزَقْـنَاهُـمْ يُنْفِقُوـنَـ ﴿ Bu kelâmın mâkabliyle nazmını icâb ettiren münâsebet ise:
Namaz عِمَادُالدِّينِ yani dinin direği ve kıvâmı olduğu gibi, zekât da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek; birisi dini, diğeri âsâyişi muhâfaza eden İlâhî iki esâstırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.
Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:
1. Sadakayı vermekte isrâf olmaması.
2. Başkasından alıp başkasına vermek sûretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.
3. Minnetle in'âmın bozulmaması.
4. Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.
5. Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.
6. Sadakayı alan adam, o sadakayı sefâhette değil, hâcât-ı zarûriyesinde sarfetmesi lâzımdır.
Kur'ân-ı Kerîm bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsân ve ihsâs etmek için يُزَكُّونَ veya يَتَصَدَّقُونَ veyâhut يُؤْتُونَ الزَّكَوةَ gibi îcâzlı bir ifâdeyi terkedip, ﴾ وَمِمَّا رَزَقْـنَاهُـمْ يُنْفِـقُونَ ﴿ gibi itnâblı bir cümleyi ihtiyar etmiştir.
1. Teb'îzi ifâde eden مِنْ isrâfın reddine...
2. مِمَّا nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna...
