Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifadesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifadesine teshìr edildiğine işârettir.
﴾ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ﴿ Bu cümlenin mâkabliyle irtibatı, üç çeşittir:
1. كُنْ ile فَيَكُونُ arasındaki irtibat gibidir. Nasıl ki memurun husûlü كُنْ emrine bağlıdır; semâvâtın tesviyesi de, اِسْتَوٰى ya bağlıdır.
2. Kudretin taallukuyla irâdenin taalluku arasındaki irtibat gibidir. Yani; اِسْتَوٰى irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibattır.
3. Netice ile mukaddime arasında bulunan irtibat gibidir. Çünkü semâvâtın tesviyesi, mukaddimesi olan اِسْتَوٰى ya terettüb eder.
﴾ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يـمٌ ﴿ Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbûttur:
Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm-i küllî, semâvâtın tanzim ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzim ve tesviyenin vücûdu da ilm-i küllînin vücûduna delildir.
İkinci Vecih ise: Evvelki cümle kudret-i kâmileye, bu cümle ise, küllî ve şümûllü ilme delâlet eder.
Cümlelerin nüktelerini beyân edeceğiz.
﴾ هُوَالَّذ۪ي... الخ ﴿ Bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir. Ancak, müste'nife olup, beş suâl ile cevablarına işârettir ki, bundan önce beyân edildiğinden tekrarına lüzum yoktur.
﴾ هُوَالَّذ۪ي ﴿ deki هُوَ mübtedâdır. اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübtedâ ile haberin ta'rifleri tevhide işâret olduğu gibi, hasra da delâlet eder. Yani müştemilât-ı arziyenin halkı Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğu gibi, Hàlık’ı da yalnız Cenâb-ı Hak’tır. Bu hasr, ﴾ ثُـمَّ اِلَيْـهِ تُرْجَعُوـنَـ ﴿ cümlesinde اِلَيْـهِ nin takdimiyle hâsıl olan hasra delildir. Yani müştemilât-ı arziyenin halkı Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğu için, kıyâmette merciiyet de Cenâb-ı Hakk’a münhasırdır. اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir. Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır. Burada mârife olarak gelmesi, hükmün zâhir ve ma'lûm olduğuna işârettir. Yani: “Cenâb-ı Hakk’ın müştemilât-ı arziyenin Hàlık’ı olduğu ma'lûm ve zâhirdir.”
