ünvânıyla anılan en meşhûr edîblerin en belîğ ve en fasîh eserlerini iftihar listesinden sildirtti. Maahazâ, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) Kur'ânla muârazaya ve Kur'âna bir nazîre yapılmasına onları şiddetle dâvet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O Hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümerâ-i belâğat ve hükkâm-ı fesâhat ünvânıyla anılan Arab edîbleri, bir kelime ile dahi mukàbelede bulunamadılar. Hâlbuki kibir ve azametleri, enâniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece-gündüz çalışıp Kur'âna bir nazîre yapmalı idiler ki, âleme karşı rezîl ü rüsvâ olmasınlar.
Demek bu mes'elenin uhdesinden gelemediklerinden, yani Kur'ânın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydâna çıkardı ve bunların aczlerinden de, i'câz-ı Kur'ânın güneşi tulû' etmiştir.
İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkîkten, tedkikten, tenkidden, dost ve düşmanlar tarafından Kur'ân-ı Kerîm; sûre sûre, âyet âyet, kelime kelime mehenk taşına vurularak, altından mâadâ bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın ihtiva ettiği mezâyâ, letâif, hakàikın hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehâdet etmişlerdir.
Onların sıdk-ı şehâdetleri şöylece isbât edilebilir: Kur'ânın insan âleminde yaptığı büyük inkılâb ve tebeddül ve şark ve garbı içine alan te'sis ettiği din, diyânet ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebâbiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhâfaza etmesi gibi hàrika hâlleri, ﴾ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحَى ﴿ âyetini okuyup ilân ediyorlar.
Üçüncü Tarîk: Belâğat imâmlarından meşhûr Câhız’ın tahkîkatına göre; Arab edîb ve belîğlerinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın da'vâsını kalem ile ibtal etmeye ta'rife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o Hazrete karşı olan kin, adâvet ve inâdlarıyla beraber; en kolay, en yakın, en selîm olan kalem ve yazı ile muârazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şübheli seyf ve harb ile mukàbeleye mecburen ilticâ ettiler. Sûret-i kat'iyyede bundan anlaşıldı ki, Kur'ânın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zîra, her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.
Binâenaleyh, birinci yol ibtal-i da'vâ için daha müsâid iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden; ya sefîhtir –hâlbuki müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefîh denilemez– veya birinci yola sülûkten kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.
