İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 157 / 255
157 Nübüvvetin Tahkiki

Buna binâen, bundan on asır evvel gelen insanlara fünûn-u hâzırayı ders vermek veya garîb mes'elelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fâide vermezdi. Meselâ, Kur'ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine (Hâşiye-1) [^3] ve bir katre su içinde bin hayvanın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlâhiyeyi anlayasınız” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzîbe sevketmiş olurdu. Çünkü, hiss-i zâhirîye muhâliftir. Maahazâ, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak; yalnız fünûn-u cedîdenin zuhûrundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhâlif olduğu gibi, rûh-u belâğatla da kàbil-i te'lif değildir.

[^3]:(Hâşiye-1) Hasta hâlimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir. Şemsin, yerinde, mevlevîvâri yaptığı semâvî hareketi, kuvve-i câzibeyi tevlîd etmek içindir. Kuvve-i câzibe de manzûme-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek şemsin mihverinde dâirevâri cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler. Said Nursî
Muhterem Müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor: Evet güneş bir meyvedârdır, silkinir tâ düşmesin seyyâr olan yemişleri, Eğer sükûnuyla sükûnet eylese cezbe.. kaçar ağlar fezâda muntazam meczûbları Mütercim

S — “Keşfiyât-ı fenniye ve fünûn-u hâzıra eski insanlara mechûl ve gayr-ı me'lûf olduğundan, onları onlara ders vermek hatâdır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahvâl gibi müstakbeldeki nazariyât da böyle değil midir? Onlar da bize mechûl ve gayr-ı me'lûfturlar. Onlardan bahsetmek ne için hatâ olmuyor?

C — Müstakbeldeki nazariyât, bilhassa âhirete ait ahvâle hiçbir cihetle hiss-i zâhirî taalluk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binâenaleyh, o gibi şeyler, dâire-i imkândadırlar. Öyle ise, onlara i'tikàd ve onlar ile itmi'nân peydâ etmek mümkündür. Öyle ise, o gibi şeylerin hakk-ı sarîhi, onları tasrîh etmektir. Lâkin keşfiyât-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dâiresinden çıkıp, muhâl ve imtina' derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedâhet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhâldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes'elelerde belâğatın iktizası, ibham ve ıtlâktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın.

Fakat Kur'ân-ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karîne ve emârelerin vaz'ıyla, hakikatlere işâretler yapmıştır (Hâşiye-2) [^4] .

[^4]:(Hâşiye-2) Mu'cizât-ı Kur'âniye Risale-i Nuriyesi tamamıyla bu hakikati isbât etmiş. Mütercim

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.