10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvâlinde zaman ve mekânın çok te'siri vardır.
11. Eski zamanlarda hàrika addedilen çok şeyler vardır ki, mebâdî ve vesâitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12. Def'aten bir fennin icâdına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i hàrika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedrîcen kemâle erer.
Azîz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra; zamanın hayâl ve hülyalarından, muhîtin evhâm ve hurâfelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sâhilinden dal, Cezîretü'l-Arab yarımadasına çık. O yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahrâya bak. Göreceksin ki:
Bir insan... Tek başına... Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi... Meydâna çıkmış, bütün dünyaya karşı mübâreze ediyor... Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır... Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de, insanların saâdetini te'min eden bir şerîat tutmuştur ki, libâsa benzemiyor; cild ve deri gibi yapışık olup, isti'dâd-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü' ve inkişaf etmekle saâdet-i dâreyni intac ve nev'-i beşerin ahvâlini tanzim eder.
O şerîatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider diye sorulduğu zaman, yine o şerîat, lisân-ı i'câzıyla cevaben diyecektir ki: Biz, Kelâm-ı Ezelî’den ayrıldık; nev'-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev'-i beşer dünyadan kat'-ı alâka ettikten sonra, biz de sûreten, teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız. Fakat maneviyatımız ve esrârımızla nev'-i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların rûhlarını gıdâlandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız...
Ey arkadaş! Bu gördüğün garîb, acîb sahifenin baştan nihâyete kadar ihtiva ettiği hâller, inkılâblar, vaziyetler; ﴾ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِـه۪ ﴿ deki emr-i tâcizîyi, nev'-i beşere tekrar tekrar ilân ediyorlar.
Azîz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.
﴾ وَاِنْ كُنْتُـمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَـا... الخ ﴿ olan âyet-i kerîmenin işâret ettiği gibi, cemâatin isti'dâdına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri'in, cumhûru irşad etmekte takib ettiği maksaddan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur'ân hakkında çok şek ve şübhelere ma'rûz kalmışlardır. O şek ve şübhelerin menşe'i üç emirdir.
