Elcevab: Bir kelâmın belâğata uygun, akla muvâfık, mantığa mutâbık olmadığı hâlde mânâ-yı zâhirîsine yapışıp, zâhirinden ayrılmaması, o kelâm için bir cümûdiyet ve bir sönüklüktür. Zîra, Cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında ﴾ قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّـةٍ ﴿ cümlesi, bir istiâre-i bediiyeyi tazammun ettiği gibi
﴾ مِنْ جِبَالٍ فِيـهَا مِنْ بَرَدٍ﴿ cümlesi dahi bir istiâre-i bediiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Cennetin kapları ne şişeden ve ne de gümüşten olmadıklarından, bu cümlenin mânâ-yı zâhirîsine hamli câiz değildir. Çünkü o kaplara “gümüşten yapılmış şişeler” denilemez. Zîra, her iki unsur arasında mutâbakat yoktur. Ancak ﴾ قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّـةٍ ﴿ cümlesinden, mânâ-yı mecâzî ile hem şişenin şeffâfiyeti, hem gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani “O kaplar, şişe gibi şeffâf, gümüş gibi beyazdırlar.”
Kezâlik, ﴾ مِنْ جِبَالٍ فِيـهَا مِنْ بَرَدٍ﴿ cümlesi de, iki istiâreyi tazammun etmiş. Bu istiâreler sâmi'in şâirâne bir hayâline müessestir; bu hayâlde âlem-i süflî ile âlem-i ulvî arasında bir nev'i müşâbehet ve mümâseleti mülâhaza etmeye mebnîdir. Yani, âlem-i süflî denilen arz, mevâsim-i erbaada, bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envâen ziynetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir; âlem-i ulvî olan semâvât dahi, bilhassa bulutlarıyla pek garîb ve acîb keyfiyetlere, sûretlere, renklere girer çıkar, âdeta her iki âlem birbirine rekabet ederler. Bu iki âlem arasında şöylece bir müşâbehet ve mümâseletin düşünülmesi de, aralarında bir müsâbaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:
Arz ve semâ, güzellik müsâbakasına girmek için lâzım gelen ziynetlerini takınıp hazırlandıkları zaman, arz, kış mevsiminde kardan ma'mûl beyaz elbiselerini giyer, oturur. Bahar mevsimi gelince o beyaz elbiseyi üzerinden çıkarır, zümrüd gibi yeşil halılarını sahrâlarına serer. Yem yeşil gömleklerini dağlarına giydirir. O dağların şâhikalarının başlarına beyaz sarıklarını sarar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret-i İlâhiyenin mu'cizelerini Hikmet-i İlâhiyenin nazarına arz eder. Buna karşı cevv-i semâ dahi azamet-i İlâhiyeyi izhâr etmek için koca koca dağları, tepeleri, dereleri ve pek çok garîb ve acîb şeylerin şekillerini ve sanki beyaz, siyah, kırmızı boyalarla boyanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileri sürer, nazar-ı hikmete takdim eder.
İşte bu iki âlem arasındaki hayâlî müşâbehetten dolayı, bilhassa yaz mevsimindeki bulutlar, Arablar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara,
