ve münâfıkların hâline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşâbehetin bulunması, ma'lûm ve müsellem olduğuna îmâdır.
Ve kezâ, اَوْ kelimesi, hurûf-u atıftan terakkîyi ifâde eden بَلْ kelimesinin mânâsını mutazammındır. Çünkü ikinci temsîl, birinci temsîlden daha şedîddir.
كَصَيِّبٍ ’deki ك münâfıkları yağmura teşbih etmek içindir. Hâlbuki birbirine müşâbih değildir. Aralarında mutâbakat yoktur. Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey, mukadderdir. Zikredilmemesi, lafzın îcâz ve ihtisarı içindir. Lafzındaki îcâz da mânânın itnâbı, yani uzatılması içindir. Mânânın bu uzatılması da sâmi'in vüs'at-i hayâline havâle edilir ki, makama münâsib cümleleri ta'yin etsin. Meselâ,
﴿ اَوْ كَالَّذِينَ سَافَرُوا فِى صَحْرآءَ خَالِيَـةٍ وَلَيْـلَةٍ مُظْلِمَـةٍ فَاَصَابتْهُـمْ مُصِيبَةٌ يُصِيبُ ﴾
gibi, münâfıklara müşebbehün-bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, “Münâfıklar hâli bir sahrâda, zulmetli bir gecede sefer ederlerken, yağmur musîbetine tutulan yolcular gibidir.”
İhtar: Herkesin bildiği مَطَرٌ kelimesine, me'lûf olmayan صَيِّبٌ kelimesinin tercihen zikredilmesi; o yağmurun katreleri güyâ birer musîbet olup, onların rûh ve canlarına mermi gibi kasden atıldığına işârettir.
Sonra, yağmur, çıplak olan semâ cihetinden yağdığı herkesçe ma'lûm olduğu hâlde ﴾ مِنَ السَّـمَٓاءِ ﴿ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlâk içindir. Yani, semâ kaydıyla yapılan tahsîs, ta'mîm içindir. Evet semânın kaydından anlaşılır ki, o yağmur bütün semânın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer o yağmurdan hâli kalmıyor. Evet
﴾ مَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ ﴿ cümlelerinde dahi دَابَّةٍ ’nin فِى الْاَرْضِ ile, طَائِرٍ ’in يَطِيرُ ilâahir ile takyidleri, ıtlâk ve ta'mîm içindir.
Müfessir ünvânı taşıyan bazı adamlar, yağmur vesâire gibi yağan şeylerin semânın cirminden yağdığına zâhib olmuşlar ve kocaman bir denizin de semâda bulunduğunu ilâve etmişler. Onları bu zehâba sevk eden,
