göstermektedir, diye sâmi'e cevab vermiştir. Âdeta ra'd kulaklarına, berk de gözlerine ilân-ı husûmet etmişlerdir.
Sâmi' baktı ki, ra'd ve berk vesâire gibi kâinâtın eczâsı müttefikan onların aleyhinde olup onları itlâf etmek için birbirine yardım ediyorlar; bunlara karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur'ân-ı Kerîm, ﴾ كُلَّـمَا اَضَٓاءَ لَهُـمْ مَشَوْا فِيـهِ وَاِذَا اَظْلَـمَ عَلَيْـهِمْ قَامُوا ﴿ cümlesiyle, onların hayret dâiresinde tereddüd içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz'î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyâsıyla yol göründüğü zaman devamından ümîdsiz, mezbuhâne bir harekete geçerek bir-iki adım attıklarına, fakat zulmet birden bire istilâ ettiğinde yerlerinde incimâd etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işâretle cevab vermiştir.
Sâmi' bu vaziyeti görünce, suale geldi ve dedi: “Bu kadar tâzibler altında ezilmektense, birden bire ölüp gitmeleri veyâhut bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?” diye sordu.
Kur'ân-ı Kerîm ﴾ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِـمْ وَاَبْصَارِهِـمْ ﴿ cümlesiyle, “Onların ölümle azaptan ve ızdırâbdan kurtulmaya istihkakları yoktur, bunun için meşîet-i İlâhiye onların ölümüne taalluk etmemiştir. Taalluk etseydi, gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taalluk ederdi. Buna da taalluk etmiyor. Çünkü kanun-u İlâhîden haric kalan bu gibi bedbahtların gözleri, kulakları dâima sağ kalsın ki, azabları işitmekten ve ikàbları görmekten zevk alsınlar, yani titresinler” diye sâmi'e cevab vermiştir.
Sonra bu kıssanın ihtiva ettiği azamet ve kudret-i İlâhiye ile Cenâb-ı Hakk’ın umum kâinâtta tasarruf sâhibi olduğu (ve bilhassa âsâr-ı kudretinden ra'd, berk, sehâb mu'cizelerinin görünmesi ile) sâmi'ce tahakkuk edince “Kâinât, heybetinin bir tecellîsi ve bu musîbetlerde gazabının bir kahrı olan Zâtın kudreti ne kadar büyüktür, Sübhânallâh!” diye tesbihâta başlamıştır.
Kur'ân-ı Kerîm de onu tasdiken ﴾ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ﴿ demiştir.
Mezkûr âyetin ihtiva ettiği cümlelerin hey'etlerindeki münâsebetlere gelince:
﴾ اَوْ كَصَيِّبٍ ﴿’deki اَوْ süflî ve gayr-ı süflî münâfıkların iki kısma münkasım olduklarına işârettir. Ve her iki temsîlin birbirine münâsib olduğuna
