mezkûr adâleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrür edebilsin. Ve o Bâkî Rabb’in mezkûr hakîki dostları ve müştâkları i'dâm-ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymetdârı, bütün kâinâtı memnun ve minnetdâr eden kudsî hizmetlerinin mükâfâtını görsün. Ve Sultan-ı Sermedî’nin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefâhetten ve adâleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberrî etsin.
Elhâsıl: Mâdem Allah var, elbette âhiret vardır...
Hem nasıl ki, mezkûr üç erkân-ı îmâniye onları isbât eden bütün delilleriyle haşre şehâdet ve delâlet ederler;
Öyle de; وَبِمَلٰئِكَتِـهِ وَبِالْقَـدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى olan iki rükn-ü îmânî dahi haşri istilzam edip kuvvetli bir sûrette âlem-i bekàya şehâdet ve delâlet ederler. Şöyle ki; melâikenin vücûdunu ve vazife-i ubûdiyetlerini isbât eden bütün deliller ve hadsiz müşâhedeler, mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervâhın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekànın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saâdetin Cennet ve Cehennemin vücûdlarına delâlet ederler. Çünkü, melekler bu âlemleri İzn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrâil gibi, insanlar ile görüşen umum melâike-i mukarrebîn, mezkûr âlemlerin vücûdlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücûdunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedîhî bildiğimiz gibi yüz tevâtür kuvvetinde bulunan melâike ihbarâtıyla âlem-i bekànın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennemin vücûdlarına o kat'iyyette îmân etmek gerektir ve öyle de îmân ederiz.
Hem, Yirmialtıncı Söz olan Risale-i Kader’de “îmân-ı bilkader” rüknünü isbât eden bütün deliller, dolayısıyla haşre ve neşr-i suhufa ve mîzan-ı ekberdeki muvâzene-i a'mâle delâlet ederler. Çünkü, herşeyin mukadderâtını gözümüz önünde nizâm ve mîzan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hâfızalarında ve çekirdeklerinde ve sâir elvâh-ı misâliyede yazmak ve her zîrûhun, hususan insanların defter-i a'mâllerini elvâh-ı mahfûzada tesbit etmek ve geçirmek; elbette öyle muhît bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikàne bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet; ancak mahkeme-i kübrâda umumî bir muhâkeme neticesinde dâimî bir mükâfât ve mücâzât için olabilir. Yoksa, o ihâtalı ve inceden ince olan kayıt ve muhâfaza bütün bütün mânâsız, fâidesiz kalır, hikmete ve hakikate münâfî olur.
Hem, haşir gelmezse; kader kalemiyle yazılan bu Kitab-ı Kâinât’ın bütün muhakkak mânâları bozulur ki; hiçbir cihet-i imkânı olamaz.. ve o ihtimal, bu kâinâtın vücûdunu inkâr gibi bir muhâl, belki bir hezeyan olur...
