ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet ve intizam içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl-i san'at bulunduğundan Sâni'-i Zülcelâl’imizi, nihâyetsiz diller ile vahdetini, ehadiyetini, samediyetini ve evsâf-ı cemâl ve celâl ve kemâlini bütün kâinâta ilân ettiğimiz hâlde, bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî', musahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizamsızlık ve vazifesizlik, hattâ sâhibsizlik ile ittiham ettiğinden tokada müstehaksın.” der. O müddeînin yüzüne –recm-i şeytan gibi – bir yıldız, öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ Cehennemin dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı (Hâşiye) [^8] , evhâm derelerine ve tesâdüfü, adem kuyusuna ve şerîkleri, imtina' ve muhâliyet zulümâtına ve din aleyhindeki felsefeyi, esfel-i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız ﴾ لَوْ كَانَ فِيهِـمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا ﴿ Fermân-ı Kudsîsini okuyorlar ve “Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki parmak karıştırsın” diye ilân ederler.
[^8]:(Hâşiye) Fakat sukùttan sonra tabiat tövbe etti. Hakîki vazifesi, te'sir ve fiil olmadığını, belki kabûl ve inf iâl olduğunu anladı. Ve kendisi kader-i İlâhînin bir nev'i defteri –– fakat, tebeddül ve tağayyüre kàbil bir defteri –– ve kudret-i Rabbâniyenin bir nev'i programı ve Kàdir-i Zülcelâl’in bir nev'i fıtrî şerîatı ve bir nev'i mecmua-i kavânîni olduğunu bildi. Kemâl-i acz ve inkıyad ile vazife-i ubûdiyetini takındı ve fıtrat-ıİlâhiye ve san'at-ı Rabbâniye ismini aldı...
﴿ سُـبْحَانَكَ لَاعِلْـمَ لَنَٓـا اِلَّا مَا عَلَّمْتَـنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يـمُ الْحَك۪يـمُ ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فِى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلَّالِ وَحْدَانِيَّتِكَ فِى مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ ∗ ∗ ∗
