İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 129 / 238
129

Sonra o müddeî gider; “Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum” der. Gider, küre-i arza (Hâşiye-1) [^5] yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: “Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise sen benim olabilirsin.” O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakikat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki:

[^5]:(Hâşiye-1) Elhâsıl: Zerre, o müddeîyi küreyvât-ı hamrâya havâle eder. Küreyvât-ıhamrâ onu hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev'-i insana, nev'-i insan onu zîhayat envâ'ından dokunan arzın gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i arza, küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havâle eder. Herbiri der: “Git, benden yukarıdakini zaptedebilirsen sonra gel benim zaptıma çalış. Eğer onu mağlûb etmezsen beni ele geçiremezsin!” Demek, bütün yıldızlara sözünü geçiremeyen, bir tek zerreye rubûbiyetini dinletemez.

“Haltetme!.. Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim! Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana “sâhibsiz, serseri” dersin! Eğer hareket-i seneviyem ile takriben yirmibeş bin senelik (Hâşiye-2) [^6] bir mesâfede, bir senede gezdiğim ve kemâl-i mîzan ve hikmetle vazife-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîki mâlik olabilirsen ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imâmımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi icâd edip, yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizam ve hikmetle döndürüp istihdam edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi Cehennem ol, git! Benim işim var, vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizamât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshìrat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki; bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde Ona mutî' ve musahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi, seyyârâtla tanzim eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’tır.”

[^6]:(Hâşiye-2) Bir dâirenin takriben nısf -ı kutru yüzseksen milyon kilometre olsa, o dâire, (kendisi) takriben yirmibeş bin senelik mesâfe olur.

Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider, güneşe kalbinden der ki: “Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım, yeri de musahhar ederim.” Güneşe, şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîler’in dedikleri gibi der ki: “Sen bir sultansın, kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin.” Güneş ise, Hak nâmına ve hakikat lisânıyla ve Hikmet-i İlâhiye diliyle ona der:

“Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!.. Ben musahhar bir memurum. Seyyidimin misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.