“Ben, çendan küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey'et-i mecmuasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyin damarlarına ve hassâse ve muharrike a'sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a'sâb ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsâlim ve san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa göster, sonra “Ben seni yapabilirim” diye da'vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât-ı hamrâ, bana erzâk getiriyorlar. Küreyvât-ı beyzâ da bana hücum eden hastalıklara mukàbele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme! Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizam (Hâşiye) [^3] var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizamımız bozulur, nizâmımız karışır.”
[^3]:(Hâşiye) Sâni'-i Hakîm, beden-i insanı, gayet muntazam bir şehir hükmünde halketmiştir. Damarların bir kısmı, telgraf ve telef on vazifesini görür. Bir kısmı da çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına medârdırlar. Kan ise içinde iki kısım küreyvât halkedilmiş. Bir kısmı küreyvât-ı hamrâ tâbir edilir ki, bedenin hüceyreleri-ne erzâk dağıtıyor ve bir kanun-u İlâhî ile hüceyrelere erzâk yetiştiriyor (Tüccar ve erzâk memurları gibi). Diğer kısmı küreyvât-ı beyzâdırlar ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile, sür'atli bir vaziyet-i acîbe alırlar. Kanın hey'et-i mecmuası ise iki vazife-i umumiyesi var. Biri, bedendeki hüceyrâtın tahribâtını tamir etmek; diğeri, hüceyrâtın enkàzlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride ve şerâyin nâmında iki kısım damarlar var ki biri sâfî kanı getirir, dağıtır, sâf î kanın mecrâlarıdır. Diğer kısmı, enkàzı toplayan bulanık kanın mecrâsıdır ki –– şu ikinci ise –– kanı, “ree” denilen nefesin geldiği yere getirirler. Sâni'-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir. Biri azot, biri müvellidü'l-humuza. Müvellidü'l-humuza ise nefes içinde kana temâs ettiği vakit, kanı telvîs eden karbon unsur-u kesif ini kehribâr gibi kendine çeker, ikisi imtizaç eder. Buhârî hâmız-ı karbon denilen (semli havâî) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem harâret-i garîziyeyi te'min eder, hem kanı tasf iye eder. Çünkü Sâni'-i Hakîm, fenn-i kimyada, aşk-ı kimyevî tâbir edilen bir münâsebet-i şedîdeyi, müvellidü'l-humuza ile karbona vermiş ki o iki unsur, birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u ilâhî ile, o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sâbittir ki imtizaçtan harâret hâsıl olur. Çünkü imtizaç, bir nev'i ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizaç eder, bir tek hareketle hareket eder, bir hareket muallak kalır. Çünkü imtizaçtan evvel iki hareket idi, şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni'-i Hakîm’in bir kanunu ile harârete inkılâb eder. Zâten “Hareket, harâreti tevlîd eder” bir kanun-u mukarreredir. İşte şu sırra binâen; beden-i insanîdeki harâret-i garîziye, bu imtizac-ı kimyeviye ile te'min edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfî olur. İşte nefes, dâhile girdiği vakit, vücûdun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı iş'âl ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor... ولقعالهعنصﻓﻲﻴﺮﺗﺤنمانحبسف
