Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel, bu fevkalâde Zâtın (A.S.M.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hàlık’ımızı ondan sormalıyız diyerek taharrîye başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işâret edilecek.
● Birincisi: Bu Zâtta (A.S.M.) – hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi– bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve
﴿ وَانْشَقَّ الْقَـمَـرُ ﴾ ﴿ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِــنَّ اللّٰهَ رَمٰى ﴾
âyetlerinin sarâhatiyle; bir parmağının işâretiyle kamer iki parça olması ve bir avucu ile a'dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifâyet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat'î ile ve bir kısmı tevâtür ile yüzer mu'cizâtın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizâttan üçyüzden ziyâde bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb olan Mu'cizât-ı Ahmediye (A.S.M.) nâmındaki hàrika ve kerâmetli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyân edildiğinden onları ona havâle ederek dedi ki: “Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu'cizât-ı bâhiresi bulunan bir Zât (A.S.M.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”
● İkincisi: Elinde, bu kâinât sâhibinin bir fermânı bulunduğu ve o fermânı her asırda üçyüz milyondan ziyâde insanların kabûl ve tasdik ettikleri ve o fermân olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın, yedi vecihle hàrika olmasıdır. Ve bu Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinât Hàlık’ının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz ve Mu'cizât-ı Kur'âniye nâmlarındaki Risale-i Nurun bir güneşi olan meşhûr bir risalede tafsîlen beyân edilmesinden onu, ona havâle ederek dedi: “Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermânın tercümânı ve tebliğ edicisi bir Zâtta (A.S.M.), fermâna cinayet ve fermân sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”
● Üçüncüsü: O Zât (A.S.M.), öyle bir Şerîat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir duâ ve bir dâvet ve bir îmân ile meydâna çıkmış ki; onların ne misli var ve ne de olur ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü: Ümmî bir Zâtta (A.S.M.) zuhûr eden o Şerîat, ondört asrı ve nev'-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkâniyet üzere ve müdakkikàne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabûl etmez.
Hem, ümmî bir Zâtın (A.S.M.) ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve merci'i ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin
