İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 98 / 255
98

olsun. İşte bunun için onlar اُولٰٓئِـكَ dürbünüyle ihzar edilmiştir ki, sâmi' yüzlerine tükürsün.

Sual: Münâfıkların mahsûs ve meşhûd olmadıkları hâlde اُولٰٓئِـكَ ile mahsûs olarak gösterilmeleri ne sûretle olur? Ve ne gibi bir fâidesi vardır?

Elcevab: Münâfıkların mezkûr cinayetlerle ve acîb sıfatlarla ittisafları, onları öyle tecessüm ettirmiştir ki, hayâlce mahsûs ve meşhûd ve hazır görünmektedirler. Ve şu mahsûsiyetlerinden, onlara isnâd edilen hükmün illeti de anlaşılır. Evet, hidayeti verip dalâleti almak gibi bir hükme elbette bir illet ve bir sebeb lâzımdır. O illet ise, onların sebkat eden cinayetleri ve sıfatlarıdır. İşte, Kur'ân-ı Kerîm, onları o sıfatlarla muttasıf olarak اُولٰٓئِـكَ ile ihzar etmiştir ki, bu âyette onlara yükletilen hükmün illet ve sebebi sâmi'ce ma'lûm olsun.

Sual: Uzaklık cihetini de ifâde eden اُولٰٓئِـكَ ile münâfıkları uzak göstermekten maksad nedir?

Elcevab: Onların tarîk-ı haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücûları mümkün olmadığına işârettir. Çünkü gitmek onların elinde ise, gelmek onların elinde değildir. Yeni, in'ikad ve teşekkül etmeye başlayan hakikatler hakkında kullanılan اَلَّذِينَ ünvânı, hidayeti satıp dalâleti almak gibi şu pis muâmelenin –bir nev'i ticâret olmakla – zamanın insanları için esâslı bir meslek olmaya başlamış olduğuna işârettir.

اِشْتَرَوْا Ünvânı ise, münâfıkların “Hidayeti terk edip dalâleti aldığımız, fıtratımızın iktizasıdır, ihtiyarımızla değildir” diye yapacakları mazeretin reddine işârettir. Evet, sanki Kur'ân-ı Kerîm onlara diyor ki: “Cenâb-ı Hak re'sülmal olarak size uzun bir ömür vermiştir. Ve rûhlarınızda da kemâlât isti'dâdını bırakmıştır. Ve hidayet-i fıtriyenin çekirdeğini de vicdânınıza dikmiştir ki, saâdeti alasınız. Hâlbuki sizler saâdete bedel, lezâiz-i fâniye ve menâfi'-i dünyeviyeyi alıyorsunuz. Demek, sû-i ihtiyarınızla, dalâlet mesleğini hidayet mesleğine ihtiyar ve tercih etmekle, hidayet-i fıtriyenizi ifsad, re'sülmalınızı da zâyi' ettiniz.”

﴾ اَلضَّـلَالَةَ بِالْهُـدٰى ﴿ münâfıkların iki hüsrana ma'rûz kaldıklarına işârettir. Birisi, dalâlet hüsranıdır. İkincisi, hidayet gibi büyük bir ni'meti kaybetmektir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.