Dördüncüsü: Tıynetleri pis, sıhhatlerinin mâdeni hasta, hayat menba'ları ölmüş, vesâire gibi rezâletleriyle terzil edilmişlerdir.
Beşincisi: Şifânın talebiyle marazlarını ziyâde ettikleri için tezlil edilmişlerdir.
Altıncısı: Elemden mâadâ birşeyi intac etmeyen kavî bir azabla tehdid edilmişlerdir.
Yedincisi: İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhîr edilmişlerdir.
Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam ve irtibatın, şöyle bir tasvirle dinlenmesi lâzımdır:
Bir şahıs bir şahsı, nasîhatle fenâ bir şeyden men' etmek üzere şöyle tevcîh-i kelâmda bulunur: “Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhâldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikati hurâfe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şübhesiz o hastalıktan kurtulup şifâyab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izâle değil, tezyîd ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedîd bir elemi intac eden bir azab eline geçer. En nihâyet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesâdın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhîr ve ilân etmek lâzımdır.”
Kezâlik, Cenâb-ı Hak, münâfıkları nifâktan zecr ve men' için kötü hâllerini şöylece nakletmekle yüzlerine vuruyor:
﴾ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ ﴿: Yani, hile ile Allah’ı kandırmak istiyorlar. Zîra Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) Allah’ın elçisidir. Ona yapılan hile Allah’a râci'dir. Allah’a yapılan hile ise muhâldir. Muhâli taleb etmek hamâkattir. Böyle hayvancasına hamâkat, taaccübü mûcibdir.
﴾ وَمَا يَخْـدَعُونَ اِلَّا اَنْفُسَهُـمْ ﴿: Yani, onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar; zîra fiillerinde nef' değil, zarar vardır. Bu zarar da nefislerine râci'dir. Nefislerine zarar veren, ancak süfehâ kısmıdır.
﴾ وَمَا يَشْعُرُونَ ﴿: Yani, nef' ve zararı tefrik edecek bir hisse malik değillerdir. Bu ise cehâletin en ednâ ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işârettir.
﴾ فِى قُلُوبِهِـمْ مَرَضٌ ﴿: Yani, nifâk ve hasedden kalblerinde, rûhlarında öyle bir maraz vardır ki, o maraz, hakkı bâtıl, hakikati hurâfe telâkki
