Evet, vâcibi, mümkine kıyâs etmekten, pek garîb ve gülünç şeyler çıkar. Meselâ, ehl-i tabiat, o aldatıcı kıyâs ile, te'sir-i hakîkiyi, esbâba; Ehl-i i'tizâl, halk-ı ef'âli, abde; Mecûsîler, şerri, ikinci bir hàlıka isnâd etmeye mecbur olmuşlardır. Güyâ zu'mlarınca Cenâb-ı Hak, azamet-i kibriyâ ve tenezzühü dolayısıyla, bu gibi hasîs ve çirkin şeylere tenezzül etmez. Demek, akılları vehimlerine esir olanlar, bu gibi gülünç şeyleri doğururlar.
İhtar: Mü'minlerden de, vesvese cihetiyle bu vehme ma'rûz kalanlar vardır, dikkat etmek lâzımdır.
Bu âyetin kelimeleri arasında nazmı icâb eden münâsebetlere gelelim:
خَتَـمَ nin ﴾ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿ ile irtibatı ve onun arkasında zikredilmesi, cezanın cürme terettübü kabîlindendir. Yani onlar vaktâ ki cüz'-i ihtiyarîlerini ifsad etmekle îmâna gelmediler, kalblerinin hatmiyle tecziye edildiler.
خَتَـمَ tâbiri, onların dalâletlerini tasvir eden temsîlî bir üslûba işârettir. Şöyle ki:
Kalb gözü, sanki cevâhire bir hazine olmak üzere Cenâb-ı Hak tarafından yapılan bir binadır. Vaktâ ki sû-i ihtiyarlarıyla ifsada uğradı ve cevherlere yapılan yerler, yılanlar ve akreplerle doldu; kapısı hatmedildi ki, o sârî hastalıktan başkaları mutazarrır olmasın.
اَللّٰهُ : Zamîr-i mütekellimin yerine ism-i zâhirin gelmesi, tekellümden gaybete iltifattır. Ve bu iltifatta latîf bir nükte vardır. Şöyle ki:
﴾ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿ den sonra بِاللّٰهِ mukadder ve menvî (maksûd) olduğuna nazaran, sanki nur-u mârifet onların kalblerinin kapılarına geldiği zaman kalblerini açıp kabûl etmediklerinden, Allah da gadaba gelerek kalblerini hatmetti.
خَتَـمَ : عَلٰى fiili müteaddî olduğu hâlde عَلٰى ile zikredilmesi, hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil, ancak âhirete nâzır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işârettir.
Ve kezâ hatmin “alâmet” mânâsını ifâde eden “vesm”i (damga) tazammun ettiğine işârettir. Sanki o hatm, o mühür, kalblerinin üstünde sâbit bir damgadır ve silinmez bir alâmettir ki, dâima melâikeye görünür.
S — Bu âyette kalbin sem' ve basara takdimindeki hikmet nedir?
C — Kalb, îmânın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücûdunu delâiliyle ilân eden, kalb ile vicdândır. Zîra kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze ma'rûz kaldığını hisseder etmez, derhâl bir nokta-i istinâdı; kezâlik, emellerinin tenmiyesi
