İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 52 / 255
52

Kezâlik, birbiriyle ülfet peydâ eden ve herbirisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb-i letâfet eden bedenin zerrâtı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde, Hàlık’ın izniyle, İsrâfil’in borusuyla o zerrât-ı asliye ve esâsiye ictimâ'a dâvet edildikleri zaman, pek kolay ictimâ' ederler ve beden-i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maahazâ, Kudret-i Ezeliyeye nisbeten en büyük, en küçük gibidir; hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.

Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, eczâ-yı asliye ile eczâ-yı zâide birlikte iâde edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu, ona işârettir. Fakat tahkîke göre, nebâtâtın tohumları gibi “Acbü'z-zeneb” tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşv ü nemâ ile teşekkül eder.

İkinci âyetle işâret edilen delil-i adlî ise: Evet görüyoruz ki; ale'l-ekser; gaddâr, fâcir zâlimler; lezzetler, ni'metler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki; masûm, mütedeyyin, fakir mazlumlar; zahmetler, zilletler, tahkîrler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Hâlbuki kâinâtın şehâdetiyle, adâlet ve Hikmet-i İlâhiye zulümden pâk ve münezzehtirler. Öyle ise, adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsıyla tecellî etmesi için haşre ve mahkeme-i kübrâya lüzum vardır ki; biri cezasını, diğeri mükâfâtını görsün.

﴾ وَبِالْاٰخِرَةِ هُـمْ يُوقِنُوـنَـ ﴿ Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazm ve nizâm:

1. Bu cümlenin mâkabliyle bağlanmasını ifâde eden و bu rükn-ü îmânînin burada sarâhaten zikredilmesi için âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsîs lüzumuna binâen atf yapılmıştır.

2. Takdimiyle hasrı ifâde eden بِالْاٰخِرَةِ kelimesi, bazı ehl-i kitabın îmân ettikleri âhiret, hakîki bir âhiret olmadığına ta'rizdir. Çünkü, onların ﴾ لَنْ تَمَسَّنَا النَّـارُ اِلَّا اَيَّامًا مَعْـدُودَةً ﴿ âyet-i kerîmesinin hikâye ettiği gibi: “Cehennem ateşi, bizi dâima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır.” gibi sözleriyle ve bir cihette lezâiz-i cismâniyeyi nefy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri âhiret, mecâzî bir âhiret imiş.

3. Ma'lûm ve ma'hud olan şeye işâret için vaz'edilen اَلْ edatı, bütün kütüb-ü semâviyenin lisânlarında deverân eden ma'hud Âhirete işârettir. Veyâhut mezkûr delâil-i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve Âhiret ile anılan hakikate işârettir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.