ve tasdik ettiğimiz şu hikmetleri ve fâideleri inkâr etmemiz lâzım gelir. Çünkü, o fâidelerin, o hikmetlerin, o maslahatların herbirisi zıddına inkılâb ederler. Bu hâl ise, safsatadır.
• Üçüncü Bürhân: İkinci bürhânı tefsir eder. Fennin de şehâdet ettiği gibi Sâni'-i Hakîm, herşeyde en kısa yolu, en yakın ciheti, en güzel ve en hafif sûreti ihtiyar etmiştir. Bu ihtiyar, kâinâtta abesiyetin bulunmadığına delâlet eder. Bu ise ciddiyete delâlet eder. Ciddiyet ise, saâdet-i ebediyenin gelmesiyle olur; yoksa bu varlık adem sayılır ve herşey abesiyete tahavvül eder. Hâlbuki abes ve isrâf gibi bâtıldan pâk ve münezzeh olduğunu şu سُـبْحَانَكَ مَاخَلَقْتَ هٰـذَا عَبَـثًا kelâmıyla i'lâm ve ta'lim eden Zât-ı Zülcelâl, sözüne nasıl muhâlefet eder?
• Dördüncü Bürhân: Üçüncü bürhânı izâh eder. Bütün fenlerin şehâdetiyle, fıtratta isrâf yoktur. Eğer insan-ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem-i asğar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et.
Evet, “Fenn-i Menâfiü'l-A'zâ”nın şerh ve beyân ettiği vechile, insanın cisminde, herbirisi bir menfaat için takriben ikiyüz küsûr kemik vardır. Ve herbirisi bir fâide için altı bin damar vardır. Ve hüceyrâta hizmet eden yüzyirmidört bin mesâme ve pencere vardır. O hüceyrâtta; câzibe, dâfia, mümsike, musavvire, müvellide nâmıyla herbirisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor.
Âlem-i asğar böyle olsa, insan-ı ekber ondan geri kalır mı? Rûha nisbeten ehemmiyetsiz olan ceset bu derece isrâftan uzak bulunsa, ne sûretle cevher-i rûhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında isrâf olur. Çünkü: Saâdet-i ebediye olmasa, bütün maneviyat kurur. O hakikatler, isrâf memleketine kaçarlar. Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla, hem dâima onun zarfını ve gılâfını muhâfaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabûl eder?
Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, a'zâsındaki sıhhat, isti'dâdındaki kàbiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi, kâinâtın rûhuna kadar nüfûz eden hakikat-i sâbite ve devam ile yaşayışını îmâ eden intizamındaki kuvvet-i kâmile ve tekemmülüne giden nizâmındaki kemâl acaba haşr-i cismânî yoluyla saâdet-i ebediyeye delil olmaz mı? Zîra intizamını ihtilâlden ve bozulmaktan kurtaran, saâdet-i ebediyedir. Ve tekemmüle vâsıta odur. Ve o kuvveti inkişaf ettiren odur.
• Beşinci Bürhân: Evet, her nev'i mahlûkatta bir nev'i kıyâmetin ve bir çeşit haşrin tekrar ile vukû'a gelmekte olduğu, büyük kıyâmetin vukû'una
