اِنّ۪ي Melâikenin, اَتَجْعَـلُ ile yaptıkları istifhâmdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes'elenin azamet ve ehemmiyetine işârettir.
اِنّ۪ي Burada ي mütekellim-i vahde ile ﴾ وَاِذْ قُلْنَـا ﴿ da, mütekellim-i maa'l-gayr zamîrinin zikirlerinden şöyle bir işâret çıkıyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın halk ve icâd fiilinde vâsıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitâbında vâsıtaların bulunduğuna işârettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır. Ezcümle,
﴿ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُـمَ بَيْنَ النَّـاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ ﴾
âyet-i kerîmesinde azamete delâlet eden نَا zamîr-i cem'î, vahiyde vâsıtanın bulunduğuna işâret olduğu gibi, ﴾ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ ﴿ de müfred hükmünde olan Lafza-i Celâl, mânâları ilhâm etmekte vâsıtanın bulunmadığına işârettir.
جَـاعِلٌ kelimesinin خَالِقٌ kelimesine tercihen zikri: Melâikenin medâr-ı şübhe ve mûcib-i istifsarları, halk ve icâd fiili değildir. Zîra vücûd, hayr-ı mahzdır. Halk, Allah’ın fiilidir; Allah’ın fiili, lâyüs'eldir. Ancak melâikeyi şübheye dâvet eden ve istifsarlarına mûcib olan, جَعْـل dir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın, beşeri, arzın tamirine tahsîs etmesidir.
﴾ فِي الْاَرْضِ ﴿ daki فِي nin عَلٰى ya tercihi, beşerin yer üstünde olduğu; عَلٰى kelimesinin mânâsına muvâfık ve münâsib iken tercihen فِي nin zikredilmesi, beşerin bir rûh gibi arzın cesedine nefh ve nüfûz ettiğine ve beşerin ölüp inkırâz etmesiyle arzın yıkılmasına işârettir.
خَل۪يفَـةً Bu tâbir, arzın, insanların hayatına elverişli şerâiti hâiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna ve o mahlûkun hayatına, o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvâfık ve müsâid bulunduğuna işârettir. خَل۪يفَـةً tâbirinin bu mânâya delâleti, muktezâ-yı hikmettir. Amma meşhûr olan mânâya nazaran, o idrakli mahlûk, cinlerden bir nev'i imiş; yaptıkları fesâddan dolayı insanlar ile mübâdele edilmişlerdir.
﴾ قَالُٓوا اَتَجْعَـلُ ف۪يـهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يـهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ ﴿ Bu cümle, müste'nifedir. Bu isti'nâftan anlaşılıyor ki; Cenâb-ı Hakk’ın melâike ile olan hitâbı, sâmi'i şöyle bir suâle mecbur etmiştir ki: “Acaba, melâikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlar ile beraber olmaya ve komşu olmaya rızâları var mıdır? Hem fikirleri nedir?”
