İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 209 / 255
209 İhyâ-yı Ervâh

havâsıyla tasarruf eder, bütün eşya ile kesb-i muârefe eder. Bilhassa hayat-ı insaniye tabakasına çıkan hayat, aklın nuruyla âlemleri gezmiş olur. Âlem-i cismânîde tasarruf ettiği gibi, âlem-i rûhânide gezer, âlem-i misâle seyahat eder; kendisi o âlemleri ziyarete gittiği gibi, o âlemler de, onun rûhunun âyinesinde temessül etmekle iâde-i ziyaret etmiş gibi olurlar. Hattâ insan; “Âlem, Allah’ın fazlıyla benim için halkolunmuştur.” diyebilir. Hayat-ı insaniye, herbirisi çok tabakalara şâmil olarak; “hayat-ı maddiye”, “hayat-ı rûhâniye”, “hayat-ı maneviye”, “hayat-ı cismâniye” gibi nev'ilere ayrılır, inbisat eder. Demek ziyâ, renk ve cisimlerin görünmesine sebeb olduğu gibi; hayat da, mevcûdâtın kâşifi ve sebeb-i zuhûrudur. Evet hayat, bir zerreyi bir küre gibi yapar; ashâb-ı hayatın herbirisi, “Âlem benimdir” diyebilir. Aralarında müzâheme ve münâkaşa da olmaz. Müzâheme ve münâkaşa, yalnız nev'-i beşerde olur. İşte hayatın ne büyük bir ni'met olduğu anlaşıldı.

Ve kezâ câmid, dağınık bazı zerrelerin birdenbire bir vaziyetten çıkıp, ma'kul bir sebeb olmadığı hâlde diğer bir vaziyete girmesi, Sâni'in vücûduna zâhir bir delildir. Hattâ hayat, hakikatlerin en eşrefi, en temizidir; hiçbir cihetle hısseti yoktur, çirkin bir lekesi yok. Hayatın dışı da içi de her iki yüzü de latîftir. Hattâ en küçük ve hasîs bir hayvanın hayatı bile yüksektir. Bunun içindir ki, hayat ile Kudret arasında zâhirî bir sebeb tavassut etmiyor. Hayata bizzat Kudretin mübâşereti, izzete münâfî değildir. Hâlbuki umûr-u hasîseye Kudretin zâhiren mübâşereti görünmemek için esbâb-ı zâhire vaz' edilmiştir. Demek hayatta hısset yoktur. İşte bundan anlaşıldı ki, hayat, Sâni'in vücûduna en zâhir bir delildir.

Ve kezâ, en basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılâbât ve tahavvülâta dikkatle bakılırsa görülür ki; âlem-i zerrâttaki zerreler, âlem-i anâsıra intikal edince, başka sûretlere girerler; âlem-i mevâlidde, başka sûretlere dönerler; nutfede başka vaziyet alırlar; sonra alaka olur, sonra mudğa olur, sonra bir insan sûretini giyer, ortaya çıkarlar. Bu kadar inkılâbât-ı acîbe esnâsında, zerreler öyle muntazam harekât ve muayyen düsturlar üzerine cereyan ederler ki; sanki bir zerre, meselâ âlem-i zerrâtta iken vazifelendirilmiş ve Abdülmecîd’in gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hâli, bu vaziyeti, bu intizamı gören bir zihin, bilâ-tereddüd hükmeder ki; o zerreler, bir kasd ile ve bir hikmet altında gönderilir. İşte zerrâtın, hayata mazhariyeti için geçirdiği bu kadar acîb ve garîb tavırlar, insana, ikinci bir hayatın bu hayattan daha kolay ve daha sehil olduğuna da bir kanâat getirir. İşte hayatın mebde' ve meâde delil olduğu bu hakikatlerden anlaşıldı.

فَاَحْيَاكُـمْ cümlesi, ﴾ ثُـمَّ يُحْي۪يكُـمْ ﴿ cümlesine bir delil gibidir; hepsi de birlikte, كَيْفَ den istifade edilen inkâra delildir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.