bu cümle ile şöyle def'etmiştir ki: “Dalâlete gidenler, fâsıklardır. Dalâletlerinin menşe'i de fısktır. Fıskın sebebi ise, kisbleridir. Suç onlarda olup, Kur'ânda değildir. Dalâleti halketmek, yaptıklarının cezası içindir.”
Yine bilinmesi lâzımdır ki; bu cümlelerin herbirisi mâkablini şerh ve beyân eder; mâba'di de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâba'dine neticedir. İki silsile ile bunu izâh edeceğiz.
1. Allah, o temsîlden hayâ etmez. Çünkü O, temsîli terketmez. Hem o temsîl, belîğdir. Hem o temsîl, haktır. Hem o temsîl, Allah’ın kelâmıdır. Bunu da, mü'min olan kimseler bilir.
2. Allah, münkirlerin dedikleri gibi, o temsîlden hayâ etmez. O münkirler, “O temsîlin terki lâzımdır.” diyorlar. Zîra o temsîlin hikmetini bilmezler, hem “Bunda ne fâide var.” derler. Hem, inkâr ediyorlar; zîra hakîr görüyorlar. Hem, işitmeleriyle dalâlete girdiler; zîra Kur'ân, onları dalâlete attı. Hem onlar, fıskla kabuklarından çıktılar, hem Allah’a olan ahidlerini bozdular, hem sıla-i rahmi kestiler, hem arzda Allah’ın nizâm ve intizamını ifsad ettiler. Binâenaleyh, hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdân, kalb ve rûhun azâbı ile, âhirette de Allah’ın gadabıyla ebedî bir azab içinde kalan onlardır.
﴿ اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِـه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِـه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ ﴾
Evvelâ bilinmesi lâzımdır ki; Kur'ân-ı Kerîm’in i'câz ve nazmında şek ve şübheleri îka' eden fâsıkların, bilhassa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlar ile tavsifleri, pek yüksek ve latîf bir münâsebeti taşıyor. Evet, sanki Kur'ân-ı Kerîm diyor ki;
“Kur'ân-ı Ekber denilen kâinâtın nizâmında Kudret-i Ezeliyenin i'câzını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların; Kur'ân-ı Kerîmin de nazm ve i'câzında tereddüdleri ve kör gözleriyle i'câzını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garîb değildir. Zîra onlar, kâinâttaki nizâm ve intizamı, tesâdüfe ve tahavvülât-ı garîbeyi ve inkılâbât-ı acîbeyi, abesiyete ve tesâdüfe isnâd ettiklerinden, bozulmuş olan rûhlarının gözünden o nizâm tesettür edip görünmediği gibi, pis fıtratlarıyla da, Kur'ânın mu'ciz olan nazmını karışık, mukaddimelerini akîm, semerelerini acı gördüler.”
يَنْقُضُونَ “Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak” mânâsını ifâde eden نَقَضَ tâbiri, yüksek bir üslûba işârettir. Sanki Cenâb-ı Hakk’ın ahdi; “Meşîet”, “Hikmet”, “İnâyet”in ipleriyle örülmüş nurânî bir şerittir ki; ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nurânî şerit, kâinâtta nizâm-ı umumî şeklinde tecellî ederek, silsilelerini kâinâtın envâ'ına dağıtır iken, en acîb
