Ve kezâ, dünya nizâmının bozulmasını intac edip fesâd ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi, fıskın üçüncü sıfatı olan ﴾ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ ﴿ cümlesiyle işâret edilmiştir.
Evet, fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi îtidâli kaybedip safsatalara düşerse, i'tikàdata ait râbıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar atar.
Ve kezâ, kuvve-i gadabiyesi hadd-i vasatı tecâvüz ederse, hayat-ı ictimâiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder.
Ve kezâ, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, hevâ-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur, kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesâdına çalışmış olur.
﴾ اُو۬لٰٓئِـكَ هُـمُ الْخَاسِرُونَ ﴿ Bu cümle, evvelki cümlenin neticesi ve aynı zamanda te'kididir. Şöyle ki:
Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla-i rahmi kesmek, arzda fesâd yapmak gibi fâsıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdid ve korkuyu te'kid için, fâsıkın cinayetlerinin netice ve cezasını şöyle beyân etmiştir: “O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi, hidayeti dalâletle tebdil eden kafasız adamlardır!”
Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin hey'etlerinden bahsedeceğiz.
Evvelâ bunu bilmek lâzımdır ki, Kur'ân-ı Kerîm’in âyetleri ve âyetlerin cümleleri ve cümlelerin hey'etleri; sâniye, dakika, saatleri sayan saatin milleri gibidirler. Millerin her ikincisi birincisine yardım ettiği gibi, bir âyet bir maksadı takib ettiği zaman, cümleleri de o maksadın etrafında dolaşırlar; cümlelerin hey'etleri dahi, cümlelerin izini, takib ediyorlar. Vaziyetleri öyle bir noktaya gelir ki; hâlleri, lisân-ı hâl ile şu beyti okuyor:
عِبَارَاتُنَا شَتَّى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلَى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ
Yani: “Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn-ü cemâle işâret ediyorlar.” Bunun içindir ki, Kur'ân-ı Kerîm’in selâseti ve yüksek belâğatı ve nakşındaki inceliği tabaka-i i'câza vâsıl olmuştur.
﴿ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَـلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا ﴾
Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz:
