İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 195 / 255
195 Nükte-i İ'câziye

Hülâsa: Cenâb-ı Hak, insanlara cüz'-i ihtiyarî vermekle, onları âlem-i ef'âle masdar yaptı. O âlem-i ef'âli bir nizâm altına almak üzere kelâmını, yani Kur'ânını da o âlem-i ef'âle gönderdi. Binâenaleyh, tanzîf ve tanzim için yapılan İlâhî bir program, i'tirâzlara mahal olamaz.

﴿ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّـهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِـمْ ﴾

Bu cümleyi evvelki cümle ile bağlayan alâkaya gelince:

Evvelki cümledeki hükmü isbât için bu cümle, bir delilin yolunu gösteriyor ve zihne gelen vehimleri de def'ediyor. Şöyle ki:

Her kim inâyet-i Ezeliye ile rubûbiyet-i İlâhiyeyi göz önüne getirip Allah cânibinden kudretin azameti altında bakarsa, بَعُوضَةً ve emsâliyle getirilen temsîllerin, belâğat kanunlarına muvâfık ve Cenâb-ı Hak’tan hak olduğunu tasdik eder.

Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinâtı nazara alarak bakarsa, şübhesiz vehimler onu havalandırır, dalâletin bataklığına atar. Bu iki tâife insanların meseli, şöyle iki şahsın meseline benzer ki; onlardan birisi yukarıya, diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok su arklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menba'ını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşâub edip dağılan bütün arkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder ve hangi arka tesâdüf ederse, tatlı ve temiz olduğunda tereddüd etmez. İşte bu itibarla, kendisine vehimler tasallut etmezler.

Aşağıya giden öteki şahıs ise; arklara bakar, suyun menba'ını göremediğinden, her rastgeldiği ark suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emâreleri aramaya mecbur olur. Bundan dolayı vehimlere ma'rûz kalır. Ednâ bir vehim, o kafasızı yoldan çıkarır.

Yâhut o iki tâifenin misâli, ellerinde bir âyine bulunan iki şahsın misâline benzer ki; birisi âyinenin şeffâf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise, âyinenin renkli yüzüne bakar, bir şey anlayamaz.

Hülâsa: Allah’ın sun'una, ef'âline, kelâmına, temsîlâtına, üslûblarına; inâyet ve rubûbiyetini mülâhaza etmekle beraber, Allah’ın cânibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da, ancak nur-u îmânla olur. Bu itibarla, vehimler olsa bile, ancak örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur. Eğer mümkinât cihetinden cüz'î fikriyle müşteri nazarıyla bakarsa, zaîf bir vehim bile onun nazarında bir dağ gibi olur. Cûdî Dağı’nı gözün rü'yetinden men'eden sineğin kanadı gibi; zaîf, küçük bir vehim de, hakikati onun gözünün görmesinden setreder.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.