Evet, azamet-i İlâhiye esbâb-ı zâhiriyenin vaz'ını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet-i İlâhiye de kudretin bütün eşyaya şümûlünü ve kelâmın herşeye ihâtasını iktiza ederler. Maahazâ, bir zerre üstünde zerreler ile yazılan bir Kur'ân, sahife-i semâda yıldızlar ile yazılacak Kur'ândan hüsün (güzellik) te aşağı değildir. Ve kezâ (Hâşiye-1) [^8] , bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça fîlin hilkatinden dûn değildir.
[^8]:(Hâşiye-1) Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. Fîlin başına konar, hortumunu fîlin hortumuna batırır, fîl kaçmaya başlar, hiçbir sûretle elinden kurtulamaz. Demek Cenâb-ı Hak, sivrisineği fîle gâlib ve hâkim kılmıştır. Binâenaleyh, hilkatçe dûn ise de, cesâret hususunda fâiktir. Mütercim Abdülmecîd
Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.
S — Şu temsîllerde görünen hakaret-i zâhiriye neye aittir?
C — O gibi hâller temsîl getirene ait değildir, ancak “mümessel-i leh”e aittir. Yani; kime ve ne şeye temsîl getirilmişse, ona aittir. Zâten kelâmın güzelliği, belâğatı; mümessel-i lehe mutâbakatı nisbetindedir. Evet bir pâdişah bir çobana, çobanlara mahsûs bir abâ, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, “Pâdişah iyi yapmadı.” diye kimse i'tirâz edemez. Çünkü herşeyi lâyıkına vermiştir. Binâenaleyh, mümessel-i leh ne kadar hakîr olursa, temsîli de o kadar hakîr olur ve ne kadar büyük olursa, temsîli de o kadar büyük olur.
Evet, sanemler pek âdi, hakîr olduklarından Cenâb-ı Hak, sineği (Hâşiye-2) [^9] onlara musallat kılmıştır ve ibâdetleri de o kadar çirkindir ki, نَسْجُ الْعَنْكَبُوتِ ile örümceğin ağıyla tâbir edilmiştir.
[^9]:(Hâşiye-2) Bir a'rabînin taptığı bir sanemi varmış. Bir gün ibâdete gitmiş. Bakmış ki, bir tilki sanemin başına bevletmiş. Bu hâli görünce, اَرَبٌّ يَبُولُ الثَّعْلَبَانُ بِرَاْسِهِ demekle, sanemi kırmış atmış. Demek sanemlerin hakaretinden, yalnız sinekler değil, tilkiler de başlarına çıkar, telvîs eder. Mütercim Abdülmecîd
Üçüncü Muğâlata: Onlar diyorlar ki: “Hakikati izhâr etmekte, aczi îmâ eden bu gibi temsîlâta ne ihtiyaç vardır?”
Elcevab: Kur'ânı inzâl etmekten maksad, cumhûr-u nâsı irşad etmektir. Cumhûr ise avâmdır. Avâm-ı nâs, çıplak olan hakàikı göremez; ülfet peydâ etmedikleri akliyât-ı mahzâyı ve mücerredâtı fehimleri alamaz. Bunun için Cenâb-ı Hak, lütûf ve ihsânıyla hakikatleri onların ülfet ettikleri bir libâs ile, bir şîve ile göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşâbihât bahsinde geçmiştir.
