bilmezler mi ki; Cenâb-ı Hakk’ın azametine mikyâs, ancak mecmû âsârıdır; yalnız bir eser mikyâs olamaz! Ve yine bilmezler mi ki, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsine mîzan olacak, kâffe-i kelimâtıdır ki; eşcâr kalem, denizler mürekkeb olsa, o kelimâtı yazıp bitiremezler. (Hâşiye) [^7]
[^7]:(Hâşiye) Bu meâldeki âyette bir mübâlağa, bir müzâyede görünür. Fakat hakikate, vâkıa bakılırsa ziyâdelik yoktur. Çünkü, kelime, bir mânâyı ifâde eden şeye denir. Amma Nahvîlerin lafz ile takyid ve tahsîs ettikleri, onlara mahsûs bir ıstılahtır. Evet; biri kàl, diğeri hâl olmak üzere iki lisân vardır. Lisân-ı kàlin kelimâtı elfâz ise, lisân-ı hâlin kelimâtı da ahvâldir. Binâenaleyh, kudsî şâirin وَفِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ dediği gibi; "kitab-ı kebîr-i kâinâtta yaratılan herhangi bir şey. Hàlık'ın azametine delâlet eden bir kelime-i hâliyedir." Eşcâr ile denizler, kâinât kitabında mevcûd kelimât-ı hâliyelerin yazılmasına kâfî geldiği takdirde, o denizlerin katreleri, o ağaçların zerreleri birer hâlî kelime olduğundan, onların da yazılması için mürekkeb, kalem lâzımdır. Öyle ise, onlar için de, onlar kadar başka eşcâr ve denizler lâzımdır. Ve hâkezâ, herbir birincinin katreleri ve kelimâtı yazıldıktan sonra, ona da onun kadar ikinci bir takım eşcâr ve denizler lâzımdır. Hâl böylece ilâ-gayrı'n-nihâye teselsül eder gider. Cenâb-ı Hakk'ın kelimâtı, yani Cenâb-ı Hakk'ın azametine delâlet eden kelimât-ı hâliyesi bitmez. Demek hakikatte ﴾ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِـه۪ مَدَدًا ﴿ âyetinin ifâde ettiği mânâda hiçbir cihetle mübâlağa, müzâyede yoktur, belki tenâkus vardır. Mütercim Abdülmecîd
Meselâ, Şems; âkıl, ihtiyar ve irâde sâhibi farzedilse, ziyâsını bütün âleme neşrettiği bir sırada, pis, mülevves bir zerre de onun ziyâsından istifade ettiği vakit, şemse karşı “Niçin bu pis, bu mülevves zerre ile meşgul oldu ve niçin ona ziyâsını verdi.” diye i'tirâz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nâkìsa gelir mi? Yok. Binâenaleyh, gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir san'at ile ve büyük bir ihtimamla halkettiği gibi, cevher-i ferd ile tâbir edilen zerre de Onun destgâh-ı kudretinden çıkan bir eser-i san'atıdır. Çünkü o büyük Kudretin nazarında; cevâhir-i ferd, yani zerrelerle nücûm-u seyyâre, yani gezici yıldızlar müsâvîdirler. Zîra o büyük Allah’ın kudreti, ilmi, irâdesi, kelâmı; zâtî sıfatlarıdır; Zât-ı Akdes’e lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyâde ve noksan olmaya kàbiliyet yok, tağayyürleri yok ki mertebeleri olsun. Maahazâ acz bu sıfatların zıddı olduğundan, onların içine girip oturamaz. Binâenaleyh, Kudret-i İlâhiyede zerre ile şems arasında fark yoktur.
Meselâ, terâzinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farzedilse; aralarında müsâvât ve muvâzene bulunduğundan hàriçten bir kuvvet bir gözüne basarsa, öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur; ikisi de birdir.
Kezâlik, mümkün olan bir şeyin tarafeyni, yani vücûd ve ademi arasında, terâzinin gözleri gibi müsâvât olduğundan, Kudret-i Ezeliye hangi
