isbât edildi. Kur'ânın i'câzı dahi tahaddî ile, yani muhâlifleri muâraza, mübâreze meydânına dâvet etmekle isbât edildi. Çünkü muârazaya yapılan dâvet, sükût ile cevablandırıldı. Böyle cihan-şümûl bir inkılâbı söndürmek için yapılan dâvet üzerine mübâreze meydânına gitmeyip sükût etmek, elbette eser-i aczdir. Kur'ân-ı Kerîm’in bu isbâtlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. Yalnız, Kur'ân, her hususta hadd-i kemâle bâliğ olduğundan uzaktan uzağa bazı ufak i'tirâz taşlarını atmışlardır.
Ezcümle: ﴾ كَمَثَـلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا ﴿ ve ﴾ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّـمَٓاءِ ﴿ gibi âdi, kıymetsiz misâllerden Kur'ânın getirdiği temsîller, yüksek kelâmların kemâline yakışmaz. Bu gibi temsîller, beyne'n-nâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar.” diye muğâlata ile haltetmişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm, onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.
Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak icâb eder. Onların pek vâhî ve zaîf şübheleri vardır. Bu şübheler, müteselsil bazı vehimlerden neş'et etmiştir. O vehimler de, bazı muğâlatalardan husûle gelmişlerdir.
Onların, Kur'ânın kemâlini tenzîl etmek için, Kur'ânın temsîllerini insanların temsîllerine kıyâs etmeleri, kıyâs-ı maa'l-fârıktır; aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları muğâlata ile bu kıyâsa sevkeden noktalar:
1. Onlar, herşeye, me'lûflarına baktıkları nazar ile bakıyorlar.
2. Onlar, insanın zihninin, fikrinin, lisânının, sem'inin cüz'î olduklarını ve cüz'î olduklarından, kasden ve bizzat iki şeye beraber taalluk edemediklerini nazara almışlardır.
3. Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyâsın, iştigâl ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani, yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştigâl edenin himmeti alçaktır.
4. Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hattâ küçük veya alçak bir şeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnâd etmezler. Güyâ azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zaîf, küçük bir şey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.
İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinâden, Cenâb-ı Hakk’ı da insanlara kıyâs ederek diyorlar ki: “Allah, celâl ve azametiyle insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz'î ve hakîr şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır mı?”
Acaba o süfehâ takımı; Allah’ın irâdesi, ilmi, kudreti gibi sâir sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhît olduklarını bilmezler mi? Ve yine
